Kemallettin Tuğcu, Kuklacı

TANITIM: Varlıklı emekli, karısı ve damadının savurganlığı ve bencilliği üzerine oyuncak imalatı yapar. El  yapımı heykelcikleri de sanat severlere armağan eder. Torunuyla çok iyi anlaşan dede çevresindekiler örnek olur.

KİŞİLER, KARAKTERLER:

RECAİ BEY:Yetmiş beş yaşında. Uysal bir adam. Sahire Hanımla evli. Oğlu Bedri-gelini Perihan, kızı Calibe-damadı Hayri ile  geniş dairede oturur.  On dairenin kiralarıyla geçinirler. Giyimi sadedir. “ Elinden birçok iş geldiği gibi, okumaya da düşkün, geniş görüşlü, hemen her şeyle ilgilenen, inceleyen, özleyen bir insandır. “ (s.6) Yoksul çocuklara oyuncaklar verir, onları çalışmaya  yönlendirir.

YILDIZ: Recai Beyin kızının kızı. Becerikli. Haksızlığa karşı çıkar. Paracı babasını ve geçimsiz annesini eleştirir. Dedesine yardımcıdır. Çalışkan ve saygılıdır.

SAHİRE HANIM: Altmış beş yaşında. Bekçi Reşit Efendinin kızı. On iki daireli apartman sahibinin karısı olunca değişir. Kadın toplantılarına katılır. Kumar oynar. Pahalı sigara içer. Çevresindekileri küçümser. Yalnız kalır.

CALİBE: Annesi Sahire Hanım gibi huysuz, geçimsiz, süse ve gösterişe düşkün.Yıldız’ın annesi. İyi piyano çalar.  Kocası Hayri Bey’in çıkarcı ve saygısız tutumundan rahatsız olur. Boşanırlar. İki yıl sonra başka bir memurla Cavit Beyle evlenir. Uyumlu bir hayat sürerler.

HAYRİ  BEY: Basit bir memurdu. On dört yıldır içgüveyisidir. Kayınbabası Recai’nin sayesinde bankada şefliğe yükselir. Aylığı yeterlidir ama karısına para vermez.

BEDRİ: Avukat. Yeteri kadar kazanamadığı için karısıyla ayrı eve çıkamazlar.

PERİHAN: Ev işlerinde hizmetçi gibi çalışır.  Saygılı, aklı başında ve “etliye sütlüye karışmaz”.

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

Şişli’de Zümrüt apartmanının sahibi Recai Bey, iki daireyi birleştirdiği büyük ve geniş evinde temizlik yapıldığı için sabahtan ikindiye kadar dışarıda dolaşır. Eve dönünce torunu Yıldız ile karşılaşır. Yiyecek bir şey bulamaz. Kendi odasının eşyaları  Sahire Hanım tarafından bodruma indirtilir, yatağı da Yıldız’ın odasına taşınır. Boşaltılan odayı yatılı misafire ayırırlar.  Recai Bey sokaktan gelen karısını uyarır, karısı “Bunak” deyince iki tokat atar. O da mahkemeye başvuracağını açıklar. Sahire Hanım kocasıyla konuşmaz. Evdekileri ona karşı kışkırtır. Damadı Hayri ile kızı Calibe’nin desteğini alır. Bedri ile Perihan babalarını haklı bulurlar. Yıldız da dedesini savunur.

Evde işler eski düzendedir. Recai Bey sabahtan çıkıp akşam karanlığında evine dönmektedir. Yıldız dedesinin kukla dükkanı kiraladığını öğrenir. Tezgah kurup kukla yapacak meraklılarına satacaktır.  Kapalıçarşı’da bir İngiliz hanımının İbiş kuklasına çok para verdiğine de tanık olur. Yıldız sorunca Recai Bey kukla, karagöz ve orta oyunu gibi geleneksel oyunlarımızın konusu, kişileri ve özellikleri hakkında bilgiler verir.

Dede kuklaları, figürleri yapacak  torunu da giysiler dikecek ve boyacaktır. Kukla dükkanında birlikte çalışmaya başlarlar. Calibe babasının evdeki odasında geceleri de kukla yapmasına kızar. Yaptığı işin “Tımarhanelik” olduğunu söyler. Babası ise “Ben insanlara söz geçiremedim, insanları utandırmadım, bari kuklalara sözüm geçsin. “ diye karşılık verir. Annesine  gece gördüğünü aktaran Calibe’nin görüşü:”Hayri’nin hakkı var, bir akıl hastanesine yatırmalı.”

Bir akşam yemeğinde Bedri sorunca Recai Bey bütün gün kuklacılık yaptığını açıklar. Hayri kayınbabasının halinin karısının geleceğine zarar vereceğini belirtir. Recai Bey de kendi imkanlarını kullanmasını söyler.  Kızının terzisiyle, karısının süslenmesiyle ilgili harcamalarını keser.

Apartmanda para harcamalarını, dağıtımını da torun Yıldız yapmakta ve deftere yazmaktadır. Perihan’ın aldığı parayı da arttırır.

Bedri babasının dükkanına gider, beğenir. Recai Bey de cicibabasının geldiğini oğluna söyler.  Sahire Hanımın babası ve  annesini  kovması, görüşmemesini doğru bulmadığını açıklar.  Bedri dedesi Raşit Efendiyi görmemiştir. Recai Bey, Fatih’e gidip dünürüne har ay para verdiğini söyler.

Hayri evden uzaklaşır. İçkiliyken kaza geçirir.Ayağı kırılmıştır. Hastaneye yatırılır. Recai Beyi’in evine gitme teklifine karısı  Calibe karşı çıkar. Bankanın avukatı aracılığıyla dava açar. Duruşmada kızı  Yıldız, babasının bankada parası olduğunu belirtir. Hayri Bey davayı kaybeder. Banka da onu Doğu’daki bir şubeye gönderir.

Yıldız yeteneklidir. Annesi ile piyano çalmaya başlar. Komşuları Calibe’ye Cevat’ın annesinin oğluna kendisini uygun bulduğunu söylerler. Araştırma ve görüşme sonunda nikahlanıp Zümrüt apartmanın bir dairesine taşınırlar. Mutlu olurlar. Recai de damadının saygısını ve güzel sözlerini beğenir.

Bedri de üst daire boşalınca Perihan ile oraya taşınır. Sahire Hanım yalnız kalır.

“Kuklacı” heykel, resim, oyuncaklardan oluşan sergiyi Yıldız’ın okulunda açar. Gazetelerde resim ve yazılar çıkar. Recai Bey  iş komşusu pastacıdan memnunken eczacıyı kibirli ve paracı olduğundan sevmez. Kendi dükkanını kapatmaya karar verir. Kâr, para peşindekiler Recai Bey’in eserlerini çoğaltıp satmak isterler. Recai ise zevk ve sanat sevgisiyle bu işi yapmaktadır. Dükkanın eşyalarını evine taşıyıp kapatır.

METİN: …

Recai Bey, torunu Yıldız'ın da müzik öğrenmesini iste­diği için haftada bir gün olsun iyi bir hocadan ders alması­nı sağlamıştı. Zeki ve zevk sahibi olan Yıldız cevherli bir kız olduğunu bu alanda da göstermeğe başladı.

Sahire hanım sık sık:

- Dan dan dan. Ne bu be! Başım kazana döndü, diyor­du.

Zevk ve ince duygu diye birşeye sahip olmayan karısına Recai Bey:

- Ağaç yaşken eğrilir, diyordu. Bundan sonra sen ne kadar zorlansan  incelikten,  duygudan  anlamazsın.  Bari sus!

Bir değişiklik olması için haftada birkaç gün dükkâna giden Recai Bey orada çok eğleniyordu.

Yeni bir yaza çıkmışlardı. Havaların çok tatlı olduğu bu Mayıs ayında çocuklar harıl harıl imtihan oluyor ve okul­dan, bir arı kovanı boşalır gibi boşalıyor, muhakkak yolları­nı uzatarak kuklacı dükkânının önünde toplanıyorlardı.

Recai Bey, bu küçük ahbaplarını ayrı ayrı memnun et­meye çalışıyor ve onların okuması üzerinde etkili oluyor­du. Bazen iki çocuğu içeriye çağırarak dertlerini inceliyor, uzun süre çocuk okutmuş bir öğretmen veya bir pedagog başarısı ile onlara yardımcı oluyordu.

Bu çocukların hemen hepsine, hoşlarına gidecek hedi­yeler hazırlıyordu. Şık defterler, pergel takımları, dolma­kalemler, sözlükler, ansiklopediler.  ….

(Kemallettin Tuğcu, Kuklacı, İstanbul 2005, s.62)

YAZAR: KEMALETTİN TUĞCU (1902-1996)

Usta ve kıvrak kalemiyle Türk çocuklarına ömrünü ve gönlünü veren Kemalettin Tuğcu, 1902 yılın­da İstanbul'da doğdu.

Çengelköyü'nde, büyük bir bahçe içindeki köşklerinde, çocukluk çağlarından başlayıp şiir, roman yazdı. Hiçbir okula gitmedi, hiçbir öğretmen­den ders almadı. Kendi kendisini yetiştirmiş ve ter­cümeler yapacak kadar Fransızca öğrenmiştir.

Yazı hayatına sadece kendisi için başlamış, ya­zarak yaşamış ve eklenmiştir. Bu yazı yazma bir avuntu ve bir tutkudur. Kendisi bunu şöyle anlatır: “Ben yazdığım kadar yaşarım. Bana tesir eden bir küçük olayla içimden geldiği gibi yazmaya baş­larım. Heyecanım süresince yazarım. Edebî, ilmi, politik bir iddiam yoktur.”

Tuğcu,   ilk  yazılarını   Yavrutürk   Çocuk   Dergisi'nde  neşre  başlamıştır. 1936 yılından  sonra he­men hemen İstanbul'da çıkan bütün çocuk dergile­rinde şiir,  hikâye ve çocuk romanları yazmış,  bu arada bazı romanları filme alınmıştır: AYŞECİK, ÜVEY BABA, BESLEME, MERCAN KOLYE.

Romanlarında duygu ve sevgi ağırlıklı temalar işleyen Kemalettin Tuğcu'nun, tercüme romanları, on iki adet aile romanı, üç yüz kadar çocuk romanı ve gazete ve dergilerde çıkmış iki yüzden fazla seçme hikâyeleri vardır.