Nasrettin Hoca Hikayeleri, Orhan Veli Kanık

0
1731

 ORHAN VELİ KANIK (1914-1950). İstanbul’da başladığı ilk öğrenimini Ankara’da tamamlar. Liseyi de Galatasaray’da bitirir. Serbesttir. Yaşama sevinci, yolculuk, İstanbul en çok işlediği temalardır. Şiirin saflığını savunur. Biçim, dil ve duygude temizlikten yanadır.”Garip” hareketinin en etkin temsilcisidir.

 ŞİİR: Bütün Şiirleri, La Fontaine Masalları, Nasrettin Hoca Hikâyeleri.

  Nasrettin Hoca Hikayeleri, 70 manzum hikâye, Orhan Veli, İstanbul 1970.

 

 Orhan Veli’nin yazdığı önsöz:

 “ La Fontaine’in masallarını Türkçe’ye çevirdiğim sı­ralarda dostum Şevket Rado bana Nasrettin Hoca’ya ait fıkraları da manzum olarak yazmanın iyi bir şey olaca­ğını söylemişti. Böyle bir işin ehemmiyeti üzerinde, doğ­rusu, o zaman pek düşünmemiştim. Bu fıkraları bula­bilmek için bir kaç kitap karıştırdıktan sonra gördüm ki ünü yabancı ülkelere kadar yayılmış olan bu millî kah­ramanın hikâyeleri daha hâlâ Türkçe olarak yazılmamış. Güzel bir üslûptan geçtim, okuduğum kitaplarda, doğru dürüst bir Türkçe bile yoktu. Bunun üzerine de, bu fık­raları okunabilir bir dille yazmanın, küçümsenmeyecek bir iş olduğuna inandım. Yazdığım Nasrettin Hoca fık­ralarının, bugüne kadar yazılanların en iyisi olduğunu söylersem pek de böbürlenmiş sayılmam. Çünkü, dedi­ğim gibi, bu fıkralar hâlâ yazılmamış; sadece, ağızdan ağıza, dolaşmış durmuş.

Bunları yazarken La Fontaine’in, fable lerinde kul­landığına benzer bir nazım şekli kullandım, ölçünün yer yer değişmesi, bu manzumeleri, hep aynı ölçüyle sü­rüp giden manzumelerdeki birteviyelikten kurtardı. Ayaklarda da dilimizin Türkçeleşmesinden sonra şunun bunun uydurduğu kafiye kaidelerine bağlı kalmadım. Zaten, ötedenberi, bu kaidelerin batı dillerindeki kaide­lere benzemediğini görüp üzülürdüm.

Fıkraları seçmek için türlü kitaplara başvurdum. Geçen yüzyıl içinde çıkmış taş basması bir letaif kitabın­dan başka, elime, Tevfik Beyin kitabı, Hazine-i Letaif, Letaif-i Lâmiî, Hikâyat-ı Vedâdî gibi kitaplar geçti. Ama Velet Çelebi tarafından tertiplendiğini duyduğum bir Behaî nüshasının bütün bu kitapların tetkikinden son­ra meydana getirildiğini gördüm. Ayrıca bu kitapta, öte­kinden berikinden alınmış, bir, iki yüz tane de yeni fık­ra vardı. O zaman anladım ki, bu fıkraların hangisi Ho­caya aittir, hangisi değildir diye düşünmenin mânası yok. Zaten, fıkralar okunduğu zaman da kolayca anlaşılıyor, bütün bu hikâyeler bir kişiye ait olamaz, ihtimal Nasrettin Hoca adında biri yaşamıştır; bu hikâyelerden bir kaçı da onun başından geçmiştir. Ama hepsini on? mal etmeye kalkışmak, o hikâyelere bağlı bir hayatın imkânsızlığını görmemek demektir. Hikâyeleri dışındaki Nasrettin Hocanın da bizim için hiç bir değeri yok. Ger­çi bazı bilim adamları işin o tarafıyla de uğraşmışlar. Ama, dediğim gibi, ben bunu boşuna bir gayret sayıyo­rum. Sayın Vedat Nedim Tor, kitaba yazacağım önsözde, bu konuya da dokunmamı istedi. Onun üzerine bir kaç kitap daha karıştırdım. O kitaplardan edindiğim bilgiyi buraya aktaracak değilim. Bir kere, o bilginin sağlam bir bilgi olabileceğine inanmıyorum. Ayrıca, fıkralarına bağlanamayan bir Nasrettin Hocayı da mühim bulmu­yorum. Bununla beraber Hocanın hayatiyle ilgili bir kaç şey de söylemeden geçmeyeyim:

Nasrettin Hoca, rivayete göre, Sivrihisar’da doğ­muş, Akşehir’de ölmüş. Prof. Fuat Köprülü’nün tetkik­lerine bakılırsa, XIII. yüzyılda, Selçukiler zamanında yaşamış. Başkaları Timur’la çağdaş olduklarını söylü­yorlar. Gerçekten de, fıkralarında, Timur’un adı sık sık geçiyor. Akşehir’de hâlâ mevcut olan bir türbenin de ona ait olduğu söyleniyor. Türk halk edebiyatı üzerinde çalışmış bir Fransız folklorcusu olan Edmond Saussey de Hocanın hayatının bu fıkralardan çıkarılamayacağını görmüş; tetkiklerini daha çok fıkraların özellikleri ile Hocanın bu fıkralar­dan çıkacak şahsiyeti üzerine yöneltmiş. Ona göre, bu fıkralardan bir çoğu, batı milletlerinin halk hikâyele­rinde de görülen temalara dayanmaktadır. Bu fikrini destekleyecek örnekleri bir bir sayıp döken Fransız ya­zarı, sonunda «Bütün bunlar, diyor, Avrupa ve Asya in­sanlığının müşterek malıdır.»

E. Saussey, Hocanın şahsiyetini bulmaya çalışırken il­kin onun içtimaî mevkiini tesbit ediyor. Yazara göre Hoca fakir bir adamdır. Kıt kanaat geçinir, oduna gi­der, pazara gider. Borcunu ödemekte güçlük çeker, zi­yafetleri kaçırmaz, arasıra — beceremez ama — ufak tefek bir şeyler aşırmağa kalkar, eşeği ölünce matem tutar. Bütün bunlar fıkralarında pekâlâ görülebilir. Böy­le olması da tabiîdir. Madem ki Hoca’yı halk icat etmiş, halka benzeyecektir. Hocaya ait hikâyelerin, yüzyıllar­dır, hiç eskimeden yaşaması, onun bir halk kahramanı olmasından ileri geliyor. Hoca, gerçekten, zaafları, sıkın­tıları, kusurları, korkuları, kısacası her şeyiyle, tam bir halk adamıdır. Bu saydığım hallerse insanî haller. Halk­tan olmak insan olmayı gerektiriyor. Bu olay, ayrıca bi­zi bir gerçek üzerinde yeniden düşünmeye sevkediyor. O gerçek de şu: yaşayacak sanat, zümrelere değil, halka dayanan sanattır. O da bize insan üstünün değil, insa­nın halini anlatır.”

 

1. KEDİDEN SAKLANAN BALTA

Sık sık eve ciğer getirir Hoca;

Ama kısmet olup da bit defacık tadamaz. :

Derdini de kimseye anlatamaz; .

Bir karısına sorar sıkışınca.

– “Kadın, der, ciğeri yine kim yedi? “

Kadında cevap hazır: — «Ciğeri kim yer? Kedi.» .

Hoca bir gün kalkar, baltayı alır;

Götürür dolaba koyar, kilitler..

Karısı şaşar kalır:

-“Ayol, ne yapıyorsun baltayı?”der.

-«Kedi görmesin. Ne olur, ne olmaz.»

-«Aman Hoca, tuhafsın!

Kedi onu ne yapsın ?»

Hoca hiç bir lafın altında kalmaz.

Ne yapar yapar, ekler ekleştirir;

Taşı da gediğine yerleştirir:

– “ İlahi karıcığım, sendeki de akıl mı?

Hala gözün yılmamış bu kediden.

Üç akçalık ciğere tamah eden

Kırk akçalık baltayı bırakır mı?”

2. PERDE

Bir gün sazlı sözlü toplantı var.

Hocaya bir bağlama uzatırlar.

“Hoca! derler şunu çalsana biraz!”

Hoca, malum, sazdan mazdan anlamaz.

Ama “hayır “ demez alır eline.

Bir dokunur sazın orta teline;

Kendine göre bir hava, tutturur;

Aynı telin üstüne vurur durur.

Bir gürültüdür yayılır etrafa.

Mecliste ne kulak kalır, ne kafa.

-“Hey! der ev sahibi, ne yapıyorsun?

Vaz geçtik, böyle saz yerinde dursun!

Adet! Bu perdelerde gezinirler.”

O zaman Hoca; hazrete şöyle der:

– “İşin aslı öyle değildir, beyim!

Bu perdeyi bulamazlar da onlar,

Aramak için gezinir dururlar.

Ben bulmuşum; ne diye gezineyim?”

3. HİÇ

Hoca kadıyken iki adam gelir;

Biri ötekinden şikayetçidir.

Der ki: -“Hocam! Ben yolda gidiyordum; , ­

Bu da evine odun taşıyordu.

Sırtından çuval düşmüş, boyna uğraşıyordu.

Arkadaş, dedim; sordum:

Tutsam şu çuvalı vursam sırtına,

Karşılığında ne verirsin bana?

Hiç! dedi. Ala! Mesele kalmadı;

Demek anlaştık, dedim;

Tuttum yükü, yükledim.

Ya borcun? dedim; oralı olmadı.

Şimdi ben hakkımı istemez miyim?

Ver bakayım borcunu demez miyim?..”

Hoca keser, der ki: – “Doğru! Haklısın!

Madem ki vadetmiş, alacaksın.

Yalnız bir zahmet et şuraya kadar;

Kaldır şu kilimi altında ne var?”

– “Ne mi var? Hiç!” – “Hah! Al onu oradan

Çek git! Kaldı mı alacağın falan?”

(Orhan Veli Kanık, Nasrettin hoca Hikayeleri, İstanbul 1970)

ORHAN VELİ KANIK (1914-1950). İstanbul’da başladığı ilk öğrenimini Ankara’da tamamlar. Liseyi de Galatasaray’da bitirir. Serbesttir. Yaşama sevinci, yolculuk, İstanbul en çok işlediği temalardır. Şiirin saflığını savunur. Biçim, dil ve duygude temizlikten yanadır.”Garip” hareketinin en etkin temsilcisidir.

ŞİİR: Bütün Şiirleri, La Fontaine Masalları, Nasrettin Hoca Hikâyeleri.

 

(20666)