Mehmet Akif Ersoy’dan Şeçmeler

0
572

1. MEYHANE’DEN

Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,

Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;

Dikildi ağzına, baktım, açık duran kapının,

Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.

….

-Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!

Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık…

Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldı!

Ne iş, ne güç, gec gündüz içip zıbar sâde;

Sakın düşünme çocuklar aceb ne yer evde?

Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa;

Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!

Zavallı ben…Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,

Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta!

O tahtalar, çamaşırlar da geçti: Yok hâlim…

Ayakta sallanışım zorladır Hüda âlim!

Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;

O yavrucakları çıplak, sefil alıştındır;

Bilir mahalleli kim aldığın zamanda beni,

Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini.

Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin.

Evet, kumarda yedin, Karşılar’da yedin!

Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki? Soran

“Şu sarhoşun kızı İffet değil mi? Vaz geç aman!”

Diyen kadınlara; “Pek doğru, pek” deyip gidiyor.

Bu söz zavallı bilsen ne türlü incitiyor!

Benim güzel meleğim, hiç de tali’in yokmuş:

Anan benim gibi sersem; babansa bir sarhoş!

Necip de minderi koltukta geldi mektepten…

Demiş ki kalfa: “Sekiz aydır almadım hele ben

Ne haftalık ne de aylık… Senin baban olacak

Kumarcı, oğlu için az yesin de tutsun uşak!”

Koğuldum anne! Deyip ağlıyor zavallı çocuk…

Ne yapsın annesi? Dünyada bir güvenliği yok.

(Mehmet Akif Ersoy, Safahat,hzl.M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 1983 s.33)

2. BAYRAM

……

Gelin de bayramı Fâtih’te seyredin, zira

Hayâle, hâtıra sığmaz o here ü merc-i safa,

Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan

Tutun da, tâ dedemiz demlerinden arta kalan,

Asırlar ölçüsü boy boy asalı nesle kadar,

Büyük küçük bütün efrâd-ı belde, hepsi de, var!

Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,

İçinde darbuka, deflerle zilli şakşaklar.

Biraz gidin: Kocaman bir çadır… Önünde bütün,

Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için

Nöbetle bekleşiyorlar. Acep içinde ne var?

“Japonya’dan gelen, insan suratlı bir canavar!”

Geçin: Sırayla çadırlar. Önünde her birinin

Diyor: “Kuzum, girecek varsa, durmasın girsin.”

Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir ilân.

“Alın gözüm, buna derler…” sadâsı her yandan.

Alettirikçilerin keyfî pek yolunda hele:

Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele.

Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi

İnince binmede artık onun da hemşerisi:

“Hak okka çünkü bu kantar… Firenk icadı gıram

Değil! Diremleri dört yüz, hesapta şaşmaz adam.”

— Muhallebim ne de kaymak!

— Şifalıdır ma’cun!

Simid mi istedin ağa?1

—Yokmuş onluğum, dursun.

O başta: Kuskunu kopmuş eyerli düldüller,

Bu başta: Paldımı düşmüş semerli bülbüller!

Baloncular, hacıyatmazcılar, fırıldaklar,

Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;

Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan;

Önünde bir sürü çekçek, tepende çiftekolan.

Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer…

Ferâğ-ı bal ile birden geviş getirmedeler.

Koşan, gezen, oturan, mâniler düzüp çağıran,

Davullu zurnalı “dans!” eyleyen, coşup bağıran

Bu kâinât-ı sürürün içinde gezdikçe,

Çocukların tarafındaydı en çok eğlence.

Güzelce süslenerek dest-i nâz-ı mâderle;

Birer çiçek gibi nevvâr olan bebeklerle

Gelirdi safha-i mevvâc-ı iyde başka hayat…

-Bütün sürür ü şetaretti gördüğüm harekât!

Onar parayla biraz sallanırdılar… Derken,

Dururdu “Yandı!” sadâsıyla türküler birden.

Ayol, demin daha yanmıştı â! Herif sen de…

Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.

“Deniz dalgasız olmaz,

Gönül sevdasız olmaz,

Yâri güzel olanın

Başı belâsız olmaz!

Haydindi mini mini maşallah

Kavuşuruz inşallah…”

Fakat bu levha-i handana karşı, pek yaşlı

Bir ihtiyar kadının koltuğunda, gür kaşlı,

Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.

Gelen geçen, bu niçin ağlıyor? diyor, soruyor.

—Yetim ayol… Bana evlâd belasıdır bu acı.
Çocuk değil mi? “Salıncak!” diyor…

— Salıncakçı!

Kuzum, biraz bu da binsin… Ne var sevabına say…

Yetim sevindirenin Ömrü çok olur…

— Hay hay!

Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine,

Katıldı ağlamayan kızların şetaretine.

3. BEBEK yahut HAKK-I KARÂR

Bizim Cemile Ferîde’yle bir sabah gelerek,

“Unutma beybaba, akşam birer hotozlu bebek,

Getir, kuzum…” dediler. Ben de kızların keyfi

Kırılmasın diye reddetmedim şu teklifi.

Kiraz dudaklı, üzüm gözlü, inci dişli, iki

Edalı yosma getirdim. Aman o akşamki,

evinme hâlini bir görmeliydi yavruların!

Durup oturmadılar hiç, dedim: “Yatın da yarın,

Bütün gün oynayımz…” Nerde! Kim yatar? O gece,

— Yemekte sızmaya me’lûf olan — Ferîde’mce,

Kabul olunmıyacak söz olursa, yatmaktı.

Yatar mı hiç? O nasıl hisli bir yumurcaktı.

Ferîde’nin yaşı beş yok; Cemîle’ninki yedi;

Şu var ki, abla hanım pek hanım tavırlı idi.

Büyük kız oynadı bir parça, sonradan yattı;

Küçük sabaha kadar hep bebeğni hoplattı.

Ne ninniden alıyormuş, ne öyle hoppaladan…

“Işıl ışıl bakıyor â! bebek değil, afacan!’

Sabaha karşı tükenmiş mecali yavrucuğun;

Mışıl mışıl uyuyor… Değmeyin aman uyusun.

Benim bulunmadığım bir zamanda kız uyanır;

Bebeği uyutmak için evde üç saat kapanır

Aman da pek yaramaz, uyku sıçramış başına.

Bakın beşik de getirdim, bakın yatar mı şuna?

Yatar mısın seni maymun? Kapar mısın gözünü

Acık da dinlesen olmaz mı annenin sözünü?

Kapandı işte gözün… Oh, şimdi artık, yat!

Bebek ne yaptı bilinmez ki, sonradan, pat pat,

Dayak sadâları akseylemiş öbür odaya.

Güzel güzel uyumuş olsa kız da dövmez ya.

*

Gelince akşama, baktım. Feride pek düşkün.

Durur mu ablası? Ben sormadan at ildi:

— Bugün Ne yaptı, beybaba, busen… Zavallıcık bebeğe?

—Ne yaptı?

— Dövdü bir âlâ, sonunda kırdı.

— Niye?

—Bilir miyim, ona sor… Kız, getir bebeğni hadi!
Feride kaçtı yanımdan, getirmek istemedi.
Çiçek çıkarmışa dönmüş, getirdiler ki, yüzü;
Birer kafes gibi kalmış o kuş bakışlı gözü.
Başında saçtan eser yok, ayak topal, kollar
Omuzdan oynamıyor, kim bilir ne illeti var?

O kanlı canlı bebek şimdi işte bir kötürüm..

—Bu ölmüş artık ayol, göm, götür de, hem ne ölüm?

Feride kaldı bebeksiz, Cemîle’ninki fakat,

Güzel güzel duruyor olmuyor ne kör, ne sakat.

Günün birinde beraberce oynuyorlarken,

Alıp Feride hazin bir niyaz tavrı hemen,

— Bebeğni ver, acıcık oynayım, kuzum abla…

Demez mi? Kız ne diyor?.. Galiba:

— İnayet ola!

Verir miyim sana ben hiç bebeğmi, yağma mı var?

—Hasislik etme kızım, ver!

— Alırsa sonra kırar.

— Nasıl kırar a canım? Etme oynasın, veriver!

— Olur mu beybaba?

— Elbet olur.

— Kırarsa eğer?

—Yarın sabah sana ben başka bir bebek alırım.

Bizim müdâhaleden sonra, “Oyna al bakalım!..”

Deyip Ferîde’ye kerhen uzattı kız bebeği.

Ferîde’nin yüzü gülmüştü, baktım, iyden iyi.

Sevindi, oynadı, lâkin bu müsteâr sürür

Süreksiz oldu…

— Ver artık!

— Acık, daha, ne olnr!..

—Bakındı beybaba?

— Kız, ver de sonradan yine al,

Mal olmaz insana, âdet değil, emânet mal.

Tekerrür etti birazdan şu yolda aynı niyaz:

—Bebeğni ver yine olmaz mı? Oynayım.

— Olmaz!…

Ben iltiması diriğ etmedim ikinci sefer.

Çok oldu beybaba, ya! Sonra her zaman ister!

Demin de aldı. hemen verdi, içlenir, yapma!
Sen ablasın ne kadar olsa…

— Başka vermem ama,

Çabuk verirsen eğer al da oyna kız, haydi…

Ferîde’nin bu sefer keyfi pek yolundaydı.

Epeyce dandiniler Yaptı, hayli hoplattı;

Bebek kolunda, hasırlarda bir zaman yattı.

Fakat ne çâre! Gelip çattı vakt-i istirdâd,

Kızın nazarları beyhude etti istimdâd.

Cemile istedi ısrar edip emânetini,

Çocuk da verdi, fakat görmeliydi hiddetini!

Büyük kızın eziyordu gurûr-i ma’sûmu,

Bebek elinde gezerken, şu tıfl-ı mahrumu.

Ağır gelir ona elbette karşıdan bakmak.

Sokuldu bak yine, hiç şüphe yok ki: Yalvaracak,

“Bebeğni ver” diye, lâkin ben eylemem ibram.

Hayır, değil bu eda, bir edâ-yı istirham:

“Bebeğmi ver!” demesin mi üçüncüsünde kıza?

Meğer hukuk da bilirmiş bakın şu saygısıza!…

4. ASIM’DAN KIR AĞASI

Ne o? Bir şey demedin…

— Geçmişe mâzî derler!

—Doğru, lâkin…

— Bırak, oğlum, gelecekten ne haber?

—Onu Allah bilir ancak.

— Azıcık kul da bilir.

—Bilemez, çünkü görünmez.

— İyi amma sezilir:

Oruç sıcaklara gelmiş. Kır Ağası bakmış ki:

Sabahlar akşam olur şey değil, bu tiryaki;

Bütün gün esnemeden, hiddet etmeden bıkmış;

Al atla bağdaşarak “yâ sefer!” demiş çıkmış.

Takım rahat, pala uygun, gaza mübarek ola;

Tavuklu, hindili köylerde haftalarca mola.

Refiki arpayı bulmuş, keser, ferîh ü fahur;

Bu dört öğün yiyip ister sonunda bir de sahur!

Bedava sofraya düştün mü, hoş geçer Ramazan;

Misafirim diye insan mukîm olur ba’zan.

Nasılsa bir gece bir düş görür bizim yolcu;

Sabahı bekleyemez, yok ya hâinin orucu;

Uyandırır ne kadar köylü varsa, der: Çabucak,

Gidin bulun bana bir şöyle zorlu düş yoracak.

Çarıkçı Emmi’yi sağlık verir cemâ’at de.

—Fakat sahurda yatar, kalkamaz bu sâ’atte.
Biraz sabırlı olun…

— Şimdi isterim, gelecek:

Ben öyle bekleyemem, kalkamaz demek ne demek?

Çarıkçı Emmi gelen halkı uğratır kapıdan.

İkinci defa gelirler:

— Ocağna düştük, aman,

Herif lâf anlamıyor, gel de sonra yat, haydi!

—Sabah sabah bu ne düştür be? Görmez olsaydı!
Henüz yatağma uzandım… Bakındı aksiliğe…

Geberermediydi ya!

—Sen git de söz geçir deliye!
Ne söylesen kızıyor… Hak şaşırtmasın kulunu.
Adamcağız çıkar evden, tutar köyün yolunu,
Ki uyku sersemi tak der zavallının canına;
Düşer gelince nihayet Kır Ağasının yanına.

—Aman be emmi!

—Ne var?

— Düş yorar mısın?

Be adam,
Biraz nefesleneyim, dur ki, yorgunum…

Duramam.

—Neden?

— Fenama gider beklemek de…

—Vah! Vah! Vah!

—Bilir misin ki ne gördüm…

— Hayırdır inşallah!

Yemek yiyip yatıverdim, tamam yarıydı gece,
Bir öyle hayvana bindim ki, seçmedim iyice.

Peki, o bindiğin at mıydı, anlasak, neydi?

Bilir miyim? Yalınız dört ayaklı bir şeydi…

Katır mı desem? Eşek mi desem?

Okuz mü desem? İnek mi desem?

Al at mı desem? İdiç mi desem?

Koyun mu desem? Çepiç mi desem?

—Güzel!

— Biraz yürüdük…

— Geçtiğin nasıl yerdi?

—Nasıl mı yerdi?,. Unuttum, görür müsün derdi?

Yokuş mu desem? İniş mi deseni?

Uzun mu desem? Geniş mi desem?

Çorak mı desem? Çayır mı desem?

Sulak mı desem? Hayır mı desem?

—Tamam! İlerde ne gördün?

— İlerde bir kocaman Karaltı vardı…

—Peki ismi yok mu?

Bilmem aman!

Ağaç mı desem? Kütük mü desem?

Duvar mı desem? Höyük mü desem?

Ağıl mı desem? Hamam mı desem?

Yıkık mı desem? Tamam mı desem?

—Ya sonra?

— Karışma, baktım, dikildi…

—Kim?

— Bir adam…

—Tanıştınız mı?

— O, bilmem tanır mı, ben tanımam…

Babam mı desem? Kızım mı desem?

Hasım mı desem? Hısım mı desem?

Çıfıt mı desem? Gâvur mu desem?

Şudur mu desem? Budur mu desem?..

—Uzatma, sen buluyorsun belânı Allah’tan…
Bu: Elde bir; yalınız pek seçilmiyor ne zaman…

Bugün mü desem? Yarın mı desem?

Uzak mı desem? Yakın mı desem?

Yazın mı desem? Güzün mü desem?

Güzün mü. desem? Yazın mı desem?..

Ne kadar doğru! Hocam, hayra yorulmaz bu gidiş.

Sen o rü’yâya hakikat deyiver, tam bizim iş.
Herifin hâlini gördün ya, bugün millet de,
Aynı meslekte, o fıtratte, o mâhiyyette.
Tanımaz bindiği mahlûku, sürer kör körüne;

Tanımaz gittiği yer hangi taraf, gördüğü ne?

Fikri yok, duygusu yok, sanki yürür bir kötürüm.

Bu da sağlıksa eğer bence müreccahtır ölüm.

7. NE ESER NE DE SEMER

“Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri;

Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: Semeri.”

Atalar böyle buyurmuş, diye, binlerce alın,

Ne tehalükle döker, döktüğü bîçâre teri!

Şu beka hırsına akl erdiremem, bir türlü,

Sorsalar, bence, temayüllerin en derbederi:

Hadi, toprakta silinmez bir izin var, ne çıkar,

Bağlı oldukça telâkkiye hakîkî değeri?

Dün, beyinlerde kıyamet koparan “hikmet”! al,

Bugünün zevkine sor: Beş para etmez ciğeri!

Gündüzün, başların üstünde gezen “şâheser”in,

Gece, şâyed, araşan, mezbeledir belki yeri!

İsteyen almaya baksın boyunun ölçüsünü,

Geri dur sen ki, peşîmân atılanlar ileri.

Bilirim: “Hep de semermiş!” diyecek istikbâl,

Tekmelerken şu kabarmış sıra kümbeltileri.

O ne çok bilmiş adamdır ki: Gider sessizce,

Ne esermiş, ne semer, kimsenin olmaz haberi!

6. RESSAM HAKLI!

Bir zaman vardı ya târîh-i mukaddes modası…

Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası,

Mutlaka eski tesâvîr ile ziynetlensin,

Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.

Biri peyda olarak, ben yaparım, der, kolunu

Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu

Sıvar amma ne sıvar! Sahibi der:

— Usta bu ne?

Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!

Bu resim, askeri basmakta iken Fir’avn’ın,
Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Musa’nın.

Hani Musa be adam?

— Çıkmış efendim karaya.

—Fir’avun nerde?

— Boğulmuş.

— Ya bu kan rengi boya?

Bahr-i Ahmer a efendim, yeşil olmaz ya bu da!

Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!

(Mehmet Akif Ersoy, Safahat,hzl.M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 1983)

MEHMET AKİF ERSOY (1873-1936)

Fatih’te ilk ve orta okulu okurken babasından da özel dersler alarak yetişti. Mülkiye’nin lise kısmını bitirince babası ölür, ahşap evleri yanar. Mehmet Akif de yeni açılan parasız yatılı Halkalı Baytar Mektebi’ne girip birincilikle bitirdi. Hayvan sağlığı memuru göreviyle dört yıl çalıştı.

İkinci Meşrutiyet döneminde şiir, makale ve konuşmaları ile tanındı. Balkan savaşının acıları dinmeden I. Dünya Savaşı başladı. Almanya’ya görevli giderek Müslüman esirlerin durumunu inceledi, Arabistan’da ise halkın ve emirlerin İngilizlere kanmasını önlemeye çalıştı. 1920’de Ankara’ya gitti, milletvekili seçildi, İstiklal Marşı’nı yazdı. Mısır’a giderek üniversitede dil ve edebiyat dersleri okuttu. Hastalanınca İstanbul’a döndü. Edirnekapı Şehitliği’ne gömüldü.

ŞİİR: Safahat 1911, Süleymaniye Kürsüsünde 1912, Hakk’ın Sesleri 1913, Fatih Kürsüsünde 1914, Hatıralar 1917, Asım 1924, Gölgeler 1933. Safahat/Bütün Şiirler 1944. DÜZYAZILARI: Mehmet Akif Ersoy Makaleler hzl. Abdülkadir Abdülkerimoğlu.

 

(6035)