Marcel Ayme: Yağmur Yağdıran Kedi

0
811

Ünlü Fransız yazarı Marcel Ayme’nin çocuklar için yazdığı birbirinden güzel masallarda Delfin ile Marinet adlı iki küçük sarışın kızkardeşin başından geçen olaylar anlatılır. On iki masal dört kitapta topladı: Nuhun Gemisi, Suluboya Ku­tuları, Yağ­mur Yağdıran Kedi Kuğuların Tür­küsü.

Marcel Ayme (1902-1967) pek çok ki­tap yazmış büyük bir yazı ustası. İlköğretim çağındaki çocukların bayılarak okuduk­ları bu masallar, dünyanın dört bir yanında büyüklerce de çok sevilmiş ve dünyanın önemli dillerine çevrilip ya­yımlanmıştır. Çocuklar için yazan büyük yazarların en büyük özelliğidir bu: Yazdıklarını yediden yetmişe her­kese okutabilmek.

METİN:

KEDİNİN AYAĞI

Akşam, tarladan dönerken, büyükler kediyi kuyunun kapağı üzerinde bul­dular, taranıp arınıyordu.

«Hoppala!» dediler. «Kedi ayağını kulağının üstünden geçiriyor: Yarın yağ­mur yağacak!»

Gerçekten de, ertesi gün, sabahtan akşama kadar yağmur yağdı. Tarlaya gitmeyi unutmak gerekiyordu. Büyükler, başlarını kapıdan dışarı çıkaramamalarına sinirleniyor, kızlarının yaptıklarına da hiç, mi hiç katlanamıyorlardı. En bü­yük Delfin’le en sarışın Marinet, mutfak­ta uçtu uçtu, aşık, bebek, kurt oyunu oy­nuyorlardı.

«Hep oyun, hep oyun,» diye homurdanıyordu büyükler, «Kocaman kızlar oldular, on yaşına gelseler gene oynayacaklar. Dikiş dikmek ya da Alfred amca­ya mektup yazmak dururken. Böylesi çok daha yararlı olurdu.»

Küçüklere homurdanmaları sona erince, pencereye oturup yağmura bakan ke­diye kızmaya başlıyorlardı.

«Bunun da onlardan kalır yanı yok. Sabahtan aksama kadar yerinden bile kıpırdamaz. Ama ambarlarda fareler cirit atıyormuş, umurunda mı! Beyimiz fare­lere aldırmaz, yiyip içip yatmayı sever. Böylesi hiç de yorucu değil.»

«Siz de her şeye bir kulp takarsınız,» diye yanıt veriyordu kedi. «Gündüzleri neye yarar, bilmez misiniz? Eğlenip uyu­maya. Geceleri ben ambarda koşup du­rurken, sizler horul horul uyuyorsunuz.»

«Anladık, anladık, sen de zeytin yağı gibi üste çıkarsın hep!»

İkindi üzeri, yağmur hâlâ yağıyor­du. Büyükler bir iş için ahıra gitmişlerdi. Küçükler masanın çevresinde oynamaya başladılar.

«Böyle oynamasanız, iyi edersiniz,» dedi kedi. «Bir şey kırarsınız sonra, bü­yükler de size bağırır,»

«Senin her sözüne uyacak olsak, hiç bir oyun oynamamamız gerekirdi,» dedi Delfin.

«Çok doğru,» dedi Marinet. «Alfons’a (kediye bu adı vermişlerdi) kalsa, bütün gün uyumamız gerekir.» Alfons uzatmadı, küçük kızlar yeniden koşmaya başladılar. Masanın üstünde bir çini tabak vardı, büyükler yüz yıldır bu evde olan bu çini tabağı çok sever, üzerine titrerlerdi. Delfin’le Marinet, ko­şarken masanın ayağına yapışıp düşün­cesizce kaldırdılar. Çini tabak yavaş ya­vaş kayıp taşların üstüne düşerek parça parça oldu. Kedi hep pencerede oturuyordu, başını çevirip de bakmadı bile. Küçük kızlar, koşmayı çoktan unutmuşlar­dı, kulakları ateş gibi yanıyordu.

«Alfons, Alfons, çini tabak kırıldı. Ne yapacağız?»

«Kırıkları toplayın, götürüp çukura atın. Belki de büyükler farkına varmazlar. Ama çok geç. İşte geliyorlar.»

Büyükler çini tabağın parçalarını görünce, öyle bir öfkelendiler, öyle bir öf­kelendiler ki, pireler gibi zıplamaya baş­ladılar mutfağın içinde.

«Sizi gidi sizi!» diye bağırıyorlardı. «Yüz yıldır ailemizindi bu tabak! Parça parça ettiniz onu! Başka bir şey gelmez elinizden! İki küçük canavarsınız. Ama cezanızı göreceksiniz. Oyun yasak, kuru ekmekten başka bir şey de yemeyeceksiniz!»

Cezayı hafif bularak bir süre düşündüler, sonra acımasız bir gülümseyişle küçüklere baktılar:

«Hayır, kuru ekmek yok, ama yarın, yağmur yağmazsa… yarın, hah! hah ha! Yarın Melina teyzeyi görmeye gideceksiniz,» dediler.

Delfin’le Marinet sapsarı kesilmişler, ellerini kavuşturarak yalvaran gözlerle bakıyorlardı.

«Yalvarmak hiç bir işe yaramaz. Yağmur yağmazsa, Melina teyzeye bir kavanoz reçel götüreceksiniz.»

Melina teyze çok yaşlı, çok kötü bir kadındı, ağzında diş kalmamıştı, çenesi sakallarla kaplıydı. Küçük kızlar kendisini görmek için köye gittikleri zaman, durmamacasına sarılıp öperdi onları, bu da hiç bir şey değildi, o sakalları yok muy­du! Sakallarını yüzlerine batırır, bu da yetmiyormuş gibi, iki de bir saçlarını çekerdi. En hoşlandığı şey de nicedir saklamakta olduğu küflü ekmekleri, küflü peynirleri onlara zorla yedirmekti. Üste­lik, bu Melina teyze küçük kızların kendisine çok benzediklerini, yıl sonunda tıp­kı kendisi gibi olacaklarını söylerdi. Bunu düşünmek bile tüyler ürperticiydi.

Kedi içini çekti:

«Zavallı kızlar,» dedi, «her yanı çatlamış bir eski tabak için bu kadar ceza da çok fazla. »

«Sen neden karışıyorsun? Onları korumana bakılırsa, sen de yardım ettin ta­bağı kırmalarına, öyle mi?»

«Hayır, hayır, Alfons pencereden hiç ayrılmadı,» dedi küçükler.

«Kesin sesinizi! Hepiniz aynısınız, hepiniz birbirinizi destekliyorsunuz. Birbi­rinizin suçunu gizlemekten başka bir şey yaptığınız yok. Bütün günü uyumakla ge­çiren bir kedi…»

«Böyle konuşacaksanız, ben de kalkıp giderim, daha iyi,» dedi kedi. «Marinet, pencereyi aç bana!»

Marinet pencereyi açtı, kedi avluya atladı. Yağmur dinmişti, hafif bir yel bulutlan önüne katmış, süpürüp götürüyor­du.

Büyüklerin keyfi yerine gelmişti: «Hava açıyor,» dediler, «yarın çok gü­zel olacak. Melina teyzeye gitmek için bundan iyisi can sağlığı. Talihiniz varmış. Hadi, yeter ağladığınız! Ağlamakla tabak yerine gelmez. Odunluktan odun getirin, daha iyi.»

Küçük kızlar, kediyi odunlukta, odun yığınlarının üstüne yerleşmiş buldular. Delfin gözyaşlarının arasından taranıp arınmasına baktı bir süre, sonra, Marinet’i çok şaşırtan bir gülümsemeyle:

«Alfons,» diye seslendi.

«Ne var, minik kızım?»

«Bir düşüncem var: Yarın sen istemezsen, Melina teyzeye gitmeyiz.»

«Benim de bütün dileğim bu. Ama ne söylesem boş, büyükler beni dinlemezler.»

«Büyükleri ne yapacaksın! Ne dediler, biliyor musun? Yağmur yağmazsa, Melina teyzeye gidersiniz dediler.»

«Ee?»

«Esi, mesi var mı? Ayağını kulağının ardından geçirirsin, olur biter. Yarın yağmur yağar, biz de Melina teyzeye gitmeyiz.»

«Bak, işte bu çok iyi,» dedi kedi, «ben bunu düşünmemiştim. Çok iyi bir düşünce bu.»

Ayağını kulağının ardından geçirmeye başladı, elli kez, yüz kez geçirdi belki.

«Rahat rahat uyuyun bu gece. Yarın öyle bir yağmur yağacak ki, köpekler bile dışarda kalamayacak.»

Akşam yemeğinde, büyükler hep Melina teyzeyi konuştular. Yollayacakları reçel kavanozunu çoktan hazırlamışlar­dı. Küçük kızlar gülmemek için zor tu­tuyorlardı kendilerini. Birçok kez, kar­deşiyle göz göze gelince, Marinet güldüğünü göstermemek için yutkunur gibi yaptı. Yatma saati gelince, büyükler pencereye gittiler:

«Çok güzel bir gece doğrusu,» dediler, «gökyüzü hiç böylesine yıldızlı olma­mıştı. Yarın yollarda yürümek çok hoş olacak.»

Ama ertesi gün hava kapalıydı, erkenden yağmur başladı. Büyükler, «Bun­dan bir şey çıkmaz, bu yağmur çok sür­mez,» diyorlardı. Küçük kızlara pazarlık giysilerini giydirdiler, saçlarına da birer pembe kurdele bağladılar. Ama sabah­tan öğleye, öğleden akşama kadar yağ­mur yağdı. Pazarlık giysilerle pembe kurdelelerin çıkarılması gerekti. Gene de keyifliydi büyükler.

«Gitmeniz ertelendi. Yarın gidersiniz Melina teyzeye. Hava açmaya başlı­yor. Mayıs ortasında üç gün üst üste yağ­mur yağması çok tuhaf olur doğrusu.»

Kedi o akşam da taranırken ayağını kulağının ardından geçirdi, ertesi gün gene yağmur yağdı. Dün olduğu gibi bu­gün de, küçük kızları Melina teyzeye yol­lamak söz konusu olamazdı. Büyüklerin keyfi kaçmaya başlıyordu. Havanın kö­tülüğü yüzünden, cezayı geciktirmenin sıkıntısına bir de tarlalarda çalışmaya gidememenin sıkıntısı ekleniyordu. Hiç yoktan kızlarına kızıp bağırıyor, tabak kırmaktan başka bir işe yaramadıklarını söylüyorlar, sonra da: «Melina teyzeye gitmek iyi gelecek size,» diyorlardı, «hava açınca, erkenden yola çıkacaksınız.» Öfkelerinin nerdeyse çılgınlığa dönüştü­ğü bir sırada, kedinin üzerine atıldılar, biri süpürgeyle, biri de takunyayla vur­maya başladı, hem de tembelin, yararsı­zın biri olduğunu söylediler.

«Demek böyle,» dedi kedi, «siz benim düşündüğümden de kötüymüşsünüz, hiç yoktan dövdünüz beni, ama kedilik onurum üstüne söz veriyorum ki, buna piş­man olacaksınız.»

Büyükler bu olayı çıkarmasalar, kedi yağmur yağdırmaktan çok geçmeden bıkacaktı. Ağaçlara tırmanmayı, tarlalar­da, korularda koşmayı çok severdi, dost­larını Melina teyzeye gitme sıkıntısından kurtarmak için her gün içerde kalmayı biraz fazla buluyordu. Ama sırtına inen süpürge ve takunyalar onda öyle bir anı bırakmıştı ki, küçük kızlar ayağını kula­ğının ardından geçirmesini rica etmeye gerek görmediler. Bu iş artık onun kendi sorunuydu. Sekiz gün üstüste, sabahtan akşama kadar yağmur yağdırdı. Ev­de oturmak zorunda kalan, üstelik ürün­lerinin çürüdüğünü gören büyükler, yer­lerinde duramaz olmuşlardı. Çini tabağı da, çocukları Melina teyzeye yollamayı da unutmuşlardı. Ama yavaş yavaş kedi­ye yan bakmaya başladılar. Arada bir, al­çak sesle, uzun uzun konuşuyorlar, neler konuştuklarını kimsecikler bilemiyordu.

Yağmurun sekizinci günü, büyükler erkenden kalkmışlar, havanın kötülüğüne aldırmadan, istasyona gitmeye hazır­lanıyorlardı. Kente patates yollayacak­lardı.Delfinle Marinet, yataklarından kalkınca, büyüklerin mutfakta bir torba diktiklerini gördüler. Masanın üstünde de en azından iki kilo ağırlığında, koca­man bir taş vardı. Çocuklar ne yaptıkla­rını sorunca, biraz şaşırdılar, patates torbalarıyla başka bir şey daha yollayacak­larını söylediler. Bu arada Alfons içeriye girdi, herkesi kibarca selâmladı. Büyük­ler:

«Alfons, sana taze süt ayırdık,» dediler, «yemek sobasının yanında seni bek­liyor.»

«Teşekkür ederim, büyükler, çok iyisiniz,» dedi kedi, ama böyle iyi davranışlara alışmadığı için biraz şaşırdı.

O sütünü içerken, büyükler üstüne atıldılar, iki ayağını biri, iki ayağını da öbürü yakaladı, baş aşağı torbaya soktular zavallıyı. İki kiloluk, koca taşı da tor­baya koyduktan sonra, ağzını sağlam bir iple, sıkı sıkı bağladılar. Zavallı kedi tor­banın içinde çırpınıp duruyor, «Ne olu­yorsunuz, yahu, ne oluyorsunuz? Büyük­ler, siz aklınızı mı kaçırdınız?» diye bağı­rıyordu.

Büyükler:

«Hiç bir şey olduğumuz yok,» dediler, «ayağını her akşam kulağının ardın­dan geçiren bir kedi istemiyoruz artık, hepsi bu. Bu kadar yağmur yeter. Suyu böylesine çok sevdiğine göre, iyice doya­caksın, yavrum. Beş dakika sonra, ırma­ğın dibinde taranacaksın.»

Delfin’le Marinet bağırıp çağırmaya başladılar, Alfons’u ırmağa attırtmayacaklarını söylediler. Büyükler de bağı­rıp çağırmada onlardan aşağı kalmıyor, durmadan yağmur yağdıran bu pis hay­vanı boğmalarına hiç bir şeyin engel ola­mayacağını söylüyorlardı. Alfons miyav­lıyor, çılgınlar gibi tepiniyordu. Marinet, kediyi torbanın üstünden öpüyor, Delfin’le yerlere kapanıp yalvarıyor, kedilerinin yaşamının bağışlanmasını istiyordu. Büyüklerse, çocuk yiyen dev seslerini andı­ran bir sesle: «Hayır, olmaz, kötü kedile­re acımaca yok!» diyorlardı. Birdenbire, saatin sekize geldiğini, istasyona geç kalacaklarını anladılar. Çabucak paltolarını sırtlarına, başlıklarını da başlarına geçirdiler. Mutfaktan çıkarken, küçüklere döndüler:

«Şimdi ırmağa gidecek zamanımız yok, öğleyin, dönüşte gideceğiz,» dediler, «o zamana kadar, sakın torbayı açmaya kalkmayın. Döndüğümüzde Alfons torbanın içinde olmazsa, dosdoğru Melina teyzeye gideceksiniz, altı ay, belki de ömrünüz boyunca Melina teyzenin yanında kalacaksınız.»

Büyükler yola çıkar çıkmaz, Delfin’ le Marinet torbanın ağzını çözdüler. Kedi başını çıkardı, sonra da:

«Küçük kızlar, sizin altın yürekli olduğunuzu her zaman düşünmüşümdür,» dedi, «ama kendimi kurtarmak için sizin altı ay, belki daha da uzun bir süre Me­lina teyzede kalmanıza boyun eğersem, yüreğime dert olur. Böyle kurtulmaktansa, ırmağa atılmayı yeğ tutarım.»

«Melina teyze söylendiği kadar kötü değildir, altı ay da çabuk geçer.»

Kedi dinlemek bile istemedi, kararının kesin olduğunu göstermek için de ba­şını torbanın içine çekti. Delfin onu kandırmaya çalışırken, Marinet avluya çık­tı, yağmurun altında dolaşan ördekten akıl sordu. Uyanık bir ördekti bu, çok da ağırbaşlıydı. Daha iyi düşünmek için, başını kanadının altına aldı.

«Ne kadar kafa patlatsam boşuna,» dedi sonunda, «Alfons’u torbadan çıkarmanın yolunu bulamıyorum. İyi tanırım onu, inatçının biridir. Zorla çıkarsak bile, dönüşlerinde büyüklere teslim olmasını hiç kimse önleyemez. Ona hak vermiyor da değilim. Onun yerinde ben olsam, be­nim yüzümden çocuklar Melina teyzeye yollandığı için benim de içim rahat et­mezdi.»

«Ya biz? Alfons boğulacak olursa bizim içimiz sızlamaz mı?»

«Kuşkusuz, kuşkusuz,» dedi ördek, «her şeyi yoluna koyacak bir şeyler bulmalı. Ama ne kadar düşünsem boşuna, hiç bir yol göremiyorum.»

Marinet çiftlikteki bütün hayvanlardan akıl sormayı düşündü, zamandan ka­zanmak için de hepsini mutfağa almaya karar verdi. At, köpek, öküzler, inekler, domuz, kümes hayvanları içeriye gelip küçüklerin gösterdiği yerlere oturdular. Böylece oluşan halkanın ortasında bulu­nan kedi, başını torbadan çıkarmaya ra­zı oldu. Yanında duran ördek, hayvanlara durumu anlatmak üzere söz aldı. Sözlerim bitirince, herkes sessiz sessiz dü­şünmeye başladı,

«Bir önerisi olan var mı?» diye sordu ördek.

«Ben varım,» dedi domuz, «öğleye, döndükleri zaman, büyüklerle konuşurum ben, böyle kötü şeyler düşündükleri için utandırırım onları. Hayvanların ya­şamının kutsal olduğunu anlatırım. Al­fons’u ırmağa atmakla iğrenç bir suç iş­leyeceklerini söylerim. Hiç kuşkum yok, anlarlar beni.»

Ördek sevgiyle başını salladı, ama bu işe aklı yatmışa benzemiyordu. Büyükler domuzu salamura fıçısına atmayı düşünüyorlardı, görüşlerinin fazla bir ağırlığı olmayacaktı.

«Başka bir önerisi olan var mı?» «Ben varım,» dedi köpek, «siz her şe­yi bana bırakın. Büyükler torbayı götü­rürken, kediyi bıraktırıncaya kadar bal­dırlarını ısınırın.»

Bu öneri uygun gibi göründü, ama, ne olursa olsun, Delfinle Marinet büyüklerinin baldırlarının ısırılmasına yanaşmıyorlardı.

«Hem köpek çok yumuşak başlıdır,» dedi inek, «büyüklerle çatışmayı, göze alamaz.»

Köpek içini çekti:

“Yalan değil, çok yumuşak başlıyımdır,” dedi.

Ak öküz söz alarak:

“Daha kolay bir yol var,” dedi, “Alfons torbadan çıkar, yerine bir odun kütüğü koyarız, olur biter.”

Öküzün sözleri hayranlıkla karşılan­dı ama kedi başını salladı:

«Olanaksız,» dedi, «büyükler torbada bir kımıltı, bir soluk duymayınca hemen anlarlar gerçeği.»

Alfons’un haklı olduğunda birleşmek zorunda kaldılar, biraz umutları kırıldı. Bir sessizlik oldu. Sonra at söz aldı. Tüy­leri dökülmüş, yaşlı bir attı bu, bacakla­rının üstünde titrer dururdu, büyükler artık ondan yararlanmıyor, at kasapları­na satmayı düşünüyorlardı.

«Benim çok bir ömrüm kalmadı,» de­di, «nasıl olsa öleceğim, iyisi mi yararlı bir şey için öleyim. Alfons gençtir. Alfons’un önünde parlak bir kedi geleceği var. Bu durumda torbaya onun yerine be­nim girmem doğal.»

Yaşlı atın bu önerisi herkesi etkiledi. Alfons da çok duygulandı, torbadan çıkıp yanına gitti, sırtını şişirerek bacakları­na sürtündü.

«Sen dostların en iyisi, hayvanların en yüce gönülüşüsün,» dedi yaşlı ata. «Bugün boğulmaktan kurtulursam, be­nim için göze aldığın özveriyi hiç bir za­man unutmayacağım, bütün gönlümle teşekkür ederim sana.»

Delfin’le Marinet nerdeyse ağlayacaklardı. Domuz da hıçkırmaya başladı, o da çok iyi yürekliydi. Kedi ayağıyla göz­lerini kuruladı, sonra gene sürdürdü ko­nuşmasını :

«Yazık ki, gerçekleştirilmesi olanaksız bir öneride bulunuyorsun bana. Çok üzüldüm, çünkü böylesine dostça sunu­lan bir armağanı seve seve alırdım. Ama ben kendim tümüyle dolduruyorum bu torbayı, benim yerimi senin almana ola­nak yok. Senin başın bile tümüyle sığ­maz bu torbaya.»

Küçük kızlar da, hayvanlar da anladılar ki, böyle bir yer değiştirmeye olanak yoktu. Yaşlı at, Alfons’un yanında dev gibi görünüyordu. Saygı kurallarına fazla kulak asmayan bir horoz, yaklaştırmayı gülünç buldu, kahkahalarla gül­mekten de çekinmedi.

«Kes sesini!» dedi ördek. «Gülecek durumda değiliz. Bunu senin de anladığını sanıyordum. Arsızın birisin sen. Lüt­fen, çık dışarı!»

«Sana ne oluyor, sen kendi işine karış!» dedi horoz. «Ben sana saati soruyor muyum?»

«Tanrım, ne bayağı bir yaratık bu,» diye mırıldandı domuz.

Bütün hayvanlar:

«Çık dışarı!» diye bağırmaya başladılar. «Çık dışarı, horoz! Çık dışarı, aşa­ğının bayağısı! Çık dışarı!»

Horozun ibiği kıpkırmızı kızardı, öcünü alacağına yeminler ederek çıktı. Hava yağmurlu olduğu için, arabalığa girdi. Birkaç dakika sonra, Marinet de oraya geldi, odun yığınının içinden özen­le bir kütük seçti.

Horoz cana yakın bir sesle:

«Aradığını bulmana yardım edebili­rim,» dedi.

«Hayır, hayır, şey biçiminde bir kütük arıyorum ben, şey biçiminde…»

«Kedi biçiminde desene şuna! Ama Alfons’un da söylediği gibi, büyükler kütüğün kımıldamadığını çabucak anlar­lar.»

«Hiç de değil,» diye yanıtladı Marinet «Ördek diyor ki…»

Mutfakta, horozdan sakınmak gerektiğini söylemişlerdi, bunun için Marinet kendini tuttu, ağzından başka bir şey kaçırmadan, seçtiği kütüğü alıp arabalıktan çıktı. Horoz onun yağmurun altında ko­şarak mutfağa girdiğini gördü. Az sonra da kediyle birlikte Delfin çıktı dışarıya, kediye ambarın kapısını açtıktan sonra, eşikte beklemeye başladı. Horoz, gözleri­ni yuvarlak yuvarlak açarak olanları anlamaya çalışıyor, ama hiç bir şey anlayamıyordu. Arada bir, Delfin mutfağın penceresinin önüne geliyor, heyecanlı bir sesle saati soruyordu.

«On ikiye yirmi var,» diye yanıtlıyor­du Marinet, “on ikiye on var… beş var…» Kedi ortalıkta görünmüyordu. Ördek­ten başka bütün hayvanlar mutfaktan ayrılmış, kendilerine birer sığınak bulmuşlardı.

«Saat kaç?»

«On iki. Yandık. Sanki… işitiyor musun? Bir araba gürültüsü… Büyükler dö­nüyorlar.»

«Ne yapalım,» dedi Delfin, «Alfons’u ambara kapatacağım. Altı ay Melina teyzede kalmakla ölecek değiliz ya!»

Kapıyı kapatmak üzere kolunu uzattığı sırada, Alfons dişlerinin arasında bir fareyle eşikte belirdi. Yolun ucunda da büyüklerin arabası göründü, dolu dizgin geliyordu. Kedi ile Delfin mutfağa koş­tular. Marinet, kütüğü yumuşak dursun diye bezlere sarıp torbaya koymuştu. Onlar gelince gene açtı torbanın ağzını. Alfons fareyi torbaya bıraktı. Torbanın ağ­zı hemen kapatıldı. Büyüklerin arabası bahçenin sonuna yaklaşıyordu. Ördek torbanın üzerine eğildi: «Fare, kedi senin yaşamını bağışlı­yor, ama bir koşulu var, duyuyor mu­sun?» dedi.

Çok kısık, çok zayıf bir ses:

«Evet, duyuyorum,» diye yanıtladı. «Bir tek şey istiyoruz senden, senin­le birlikte torbada bulunan kütüğün üs­tünde yürüyeceksin, ama öyle yürüye­ceksin ki, kütük kımıldıyor sanacaklar.»

«Kolay iş. Sonra?»

«Sonra insanlar gelecekler, suya at­mak üzere götürecekler seni.»

«İyi ama,..»

«Aması maması yok! Torbanın dibinde küçük bir delik var. Gerekirse bü­yütürsün, yanında köpeğin havladığını duyar duymaz da çıkıp kaçarsın. Ama köpek havlamadan çıkmaca yok. Çıkarsan, seni öldürür. Anlaşıldı mı? Sonra, ne olur­sa olsun bağırmayacak, tek sözcük söylemeyeceksin.»

Büyüklerin arabası avluya giriyordu. Marinet Alfons’u tahta sandığın içine saklayıp torbayı da bu sandığın üstüne koydu. Büyükler atları çözerken, ördek, mutfaktan ayrıldı, küçükler de biraz kızarsın diye gözlerini ovdular.

Büyükler içeriye girdiler.

«Ne kötü hava,» dediler, «yağmur paltolarımızdan bile geçti. Hep şu pis ke­dinin yüzünden!»

«Torbaya kapatılmış olmasam, belki size acırdım,» diye atıldı kedi.

Sandığın içinde, torbanın tam altında duruyordu, sesi torbadan gelir gibiy­di. Fare de kütüğün üzerinde gidip geli­yor, torbayı kımıldatıyordu.

«Bizim acınacak bir yanımız yok. Kötü durumda olan sensin. Ama bunu faz­lasıyla hakettin.»

«Böyle konuşmayın, büyükler. Görünmek istediğiniz kadar kötü değilsiniz. Bırakın da çıkayım şu torbadan. Bırakırsanız, bağışlarım sizi.»

«Bizi bağışlamak mı! Pes doğrusu! Sekiz gündür yağmur yağdıran bizdik sanki!»

«Hayır,» dedi kedi, «elinizden gelmez ki yağdıramazsınız. Ama geçen gün beni haksız yere dövdünüz. Canavarlar! Cellatlar! Taş yürekliler!»

Büyükler:

«Seni gidi, iğrenç hayvan seni!» diye haykırdılar. «Bize hakaret ediyorsun, öyle mi?»

Öyle bir sinirlendiler ki, süpürge sapıyla torbanın üstüne vurmaya başladı­lar. Ama sopayı üstü bezle sarılı kütük yiyor, korkudan şaşkına dönen fare zıp­layıp duruyor, Alfons da sandığın içinde çığlıklar koparıyordu.

«Ağzının payını aldın mı şimdi? Bize gene taş yürekli diyecek misin?»

«Ben sizinle konuşmuyorum artık,» dedi Alfons. «Ne söylerseniz söyleyin. Sizin gibi kötü insanlarla konuşmak için ağzımı bile açacak değilim.»

«Canın nasıl isterse! Hem zaman da geldi artık, hadi bakalım, ırmağa gidiyoruz.»

Büyükler, küçük kızların çığlıklarına kulak bile asmadan torbayı kapıp çık­tılar mutfaktan. Avluda kendilerini bek­leyen köpek de arkalarına düştü. Öyle üzgün bir görünüşü vardı ki, büyükleri bile rahatsız etti. Arabalığın önünden geçtikleri sırada, horoz karşılarına çıktı:

«Ne o, büyükler?» dedi. «Zavallı Alfons’u suya mı atacaksınız? Ama çoktan ölmüş galiba. Odun kütüğünden farksız, hiç kımıldadığı yok!»

«Olabilir. Öyle bir süpürge dayağı yedi ki, bir kendi bilir, bir de biz. Pestili çıktı.»

Büyükler bunları söyledikten sonra, paltolarının altında sakladıkları torbaya şöyle bir göz attılar.

«O kadar süpürge yedi, gene de kımıl kımıl kımıldıyor.»

«Doğru,» dedi horoz, «ama hiç sesi çıkmıyor, torbanın içinde kedi değil de bir kütük var sanki.»

«Gerçekten de öyle, bize karşılık vermek için bile ağzını açmayacağını söy­ledi.»

Horoz, bunun üzerine, kedinin varlığından kuşkulanmayı göze alamadı, ona iyi yolculuklar diledi.

Bu sırada, Alfons sandıktan çıkmış, mutfağın ortasında küçüklerle halay çekiyordu. Bunu gören ördek, keyiflerini kaçırmak istememekle birlikte, büyükler işi anlarlar diye kaygılanıyordu. Ha­lay biter bitmez konuşmaya başladı:

«Şimdi gözümüzü dört açmamız gerek,» dedi. «Büyükler döndükleri zaman kediyi mutfakta bulmamalı. Alfons, ambara yerleşmenin zamanı geldi. Unutma, gündüzleri hiç dışarı çıkmayacaksın.»

«Her akşam, arabalıkta yiyeceğini bulacaksın,» dedi Delfin. «Hiç bir zaman sütsüz kalmayacaksın.»

Marinet de söz aldı:

«Gündüzleri de ambara gelip sana günaydın deriz,» dedi.

«Ben de geceleri odanıza konukluğa gelirim. Akşam, yatarken, pencerenizi aralık bırakırsınız, olur biter.»

Küçük kızlarla ördek kediyi ambarın kapısına kadar götürdüler. Bu sırada fare de geldi, torbadan kaçmış, ambarına dönüyordu.

«Çok ıslandım,» dedi, «yağmur altında yol bitmek bilmiyordu. Üstelik, nerdeyse boğuluyordum. Köpek ancak son dakikada, büyükler ırmağın kıyısına geldikleri zaman havladı. Nerdeyse torbay­la birlikte beni de suya atacaklardı.»

«Neyse, her şey yolunda gitti,» dedi ördek. «Ama fazla gecikme artık, ambarına koş.»

Büyükler, eve dönünce, küçüklerin şarkı söyleyerek sofra hazırladıklarını görüp şaşırdılar.

«Bakıyoruz, zavallı Alfons’un ölümü sizi pek üzmüşe benzemiyor. Giderken ne diye o kadar bağırdınız Öyleyse? Candan dostları olmalıydı. Gerçekte eşsiz bir hay­vandı, çok duyacağız eksikliğini.»

«Çok üzüldük,» dedi Marinet, «ama ölenle ölünmez ki. Elimizden ne gelir?» Delfin de:

«Ne olursa olsun, başına geleni haketmişti,» diye ekledi.Büyükler:

«Bu konuşmaları hiç mi hiç beğenmiyoruz,» diye homurdandılar, «acımasız çocuklarsınız siz. İkinizi de Melina teyzeye yollamalı.”

Sofraya oturdular, ama öyle üzgündüler ki, nerdeyse hiç bir şey geçmiyordu boğazlarından. Küçüklere bakıyorlardı.

«Üzüntü hiç iştahınızı kesmiyor Alfons’çuk bizi görebilseydi, gerçek dostlarının kimler olduğunu anlardı.»

Yemeğin sonunda gözyaşlarını tutamadılar, mendillerini çıkarıp ağlamaya başladılar.

«Ne oluyor size böyle, büyükler,» diyordu küçükler, «kendinize gelin biraz, bu kadar da zayıf olmayın. Ağlamakla Alfons’u diriltemezsiniz. Bir torbaya koydu­nuz onu, sopalarla vura vura canını çı­kardınız, sonra da götürüp ırmağa attı­nız, orası öyle, ama hepimizin iyiliği için­di bu, ekinlerimiz güneşe kavuşsun diyeydi. Mantıklı olun. Az önce, ırmağa gi­derken, öyle umursamaz, öyle keyifliydi­niz ki!»

Büyükler bütün gün üzüntülü göründüler, ama ertesi sabah, gökyüzü dupdu­ru, ortalık günlük güneşlikti, kedilerini pek düşündükleri yoktu. Sonraki günler­de daha da az düşündüler. Güneş gittik­çe havayı daha çok ısıtıyor, tarla çalış­maları pişmanlığa zaman bırakmıyordu.

Küçüklere gelince, onlar Alfons’u dü­şünmek gereksiniminde değildi. Alfons hemen hiç ayrılmıyordu yanlarından. Büyüklerin yokluğundan yararlanarak sa­bahtan akşama kadar avluda dolaşıyor, ancak yemek saatlerinde gizleniyor, geceleri de küçük kızların odasına geliyordu.

Bir akşam, büyükler çiftliğe dönerken, horoz önlerine çıktı:

«Düş mü, gerçek mi, bilmem ya Alfons’u avluda gördüm gibime geldi,» dedi. Büyükler:

«Bu horozun aklından zoru var,» diye söylenerek yürüdüler.

Ama horoz ertesi gün gene karşılarına çıktı:

«Alfons ırmağın dibinde olmasa, bugün öğleden sonra, avluda küçüklerle oy­nadığını gördüğüme yemin edebilirdim,» dedi.

«Bu da zavallı Alfons’la bozmuş aklını, gittikçe ahmaklaşıyor!»

Büyükler bunu söylerken, dikkatle horoza bakıyorlardı. Gözlerini ondan ayırmadan fısıldaşmaya başladılar.

«Bu horozun beyni samanla dolu,» diyorlardı, «ama eti budu yerinde. Her gün görüyorduk ama farkında değildik. Onu daha fazla beslemekle bir şey kazanmayacağız.»

Bizim horoz ertesi gün erkenden, tam da Alfons’tan sözetmeye hazırlandığı sırada kesiliverdi. Bir güzel kızartıldı, herkesi mutlu etti.

Alfons’un sözüm ona öldürülmesinin üzerinden on beş gün geçmişti, hava hep güzeldi, bir damla yağmur düşmemişti. Büyükler bunun bir şans olduğunu söylüyorlardı, ama birazcık da kaygılıydı­lar.

«Ne de olsa uzun sürmesi iyi değil, yoksa kuraklık olur. İyi bir yağmur çok işe yarar,» diyorlardı.

Aradan yirmi gün geçmiş, hâlâ yağ­mur yağmamıştı. Toprak öylesine kuru­muştu ki, artık hiç bir bitki büyüyemiyordu. Buğdaylar, arpalar, çavdarlar bü­yüyecek yerde sararıyordu. Büyükler, «Kuraklık bir hafta daha sürerse, her şey kavrulacak,» diyorlardı. Gittikçe üzülüyor, Alfons’u öldürdüklerine pişman olu­yor, küçükleri buna neden olmakla suçluyorlardı. «Siz çini tabağı kırmasaydınız, kediyle başımız derde girmezdi, hâlâ burada olur, yağmurumuzu yağdırırdı,» diyorlardı. Akşamları, yemekten sonra, avluya çıkıp oturuyor, gözlerini gökyüzü­ne dikerek umutsuzluk içinde «Alfons!» diye bağırarak ellerini ovuşturuyorlardı. Büyükler bir sabah küçüklerin oda­sına geldiler. Onları uyandıracaklardı.Gecenin bir bölümünü küçüklerle gevezelik etmekle geçiren kedi, Marinet’in yatağının üzerinde uyuyakalmıştı. Kapının açıldığını duyunca, karyola örtüsünün altına saklanacak zamanı zor buldu. Büyükler :

«Kalkma zamanı geldi, uyanın,» dediler. «Güneş ortalığı ısıttı bile. Bugün de yağmur yağmayacak gene. Bu da nesi?…»

Konuşmalarını yarıda keserek boyunlarını uzatmışlar, büyümüş, yusyuvarlak olmuş gözlerle Marinet’in yatağına bakıyorlardı. Alfons çok iyi saklandığını sa­nıyordu ama kuyruğunu dışarıda unut­muştu. Marinet de, Delfin de uykuluydu daha, yorganın altına sokuluyorlardı. Büyükler usul usul ilerleyerek kediyi dört ellerinin dördüyle birden yakalayıverdiler, kedicik havada kaldı.

«Bu da nesi! Alfons bu!»

«Evet, benim, bırakın beni, canımı acıtıyorsunuz. Her şeyi anlatırız sonra.»

Büyükler kediyi yatağın üzerine bıraktılar. Delfin’le Marinet de boğma gü­nü olup bitenleri bir bir anlatmak zorun­da kaldılar.

«Sizin iyiliğiniz içindi,» dedi Delfin, «Sizi hiç de ölmeyi haketmeyen, zavallı bir kediyi öldürmekten kurtarmak içindi.» Büyükler:

«Sözümüzü dinlemediniz,» diye homurdandılar,« söylenen şey yapılır! Dos­doğru Melina teyzeye gideceksiniz!»

Kedi hemen pencereye atladı:

«Ya, öyle mi?» dedi. «İyi ya, ben de gideceğim Melina teyzeye, hem de ilkin ben gideceğim!»

Büyükler beceriksiz davrandıklarını anladılar. Ekinler vardı işin içinde, Alfons’a çiftlikte kalması için yalvardılar. Ama kedi dinlemek bile istemiyordu. Bü­yükleri uzun zaman yalvarttıktan, kü­çüklerin çiftlikte bırakılacağı konusunda söz aldıktan sonra, kalmaya razı oldu.

Aynı günün akşamı -o gün görülme­dik bir sıcak vardı-, Delfin, Marinet, büyükler ve çiftliğin bütün hayvanları av­luda kocaman bir halka oluşturdular. Alfons bu halkanın ortasında bir iskemleye oturmuştu. Önce hiç acele etmeden temizliğini yaptı, sonra, sırası gelince, ayağını elli kez kulağının ardından geçirdi. Ertesi sabah, yirmi beş günlük kuraklıktan sonra, güzel bir yağmur yağıyor, in­sanları, hayvanları serinletiyordu. Bah­çede, tarlalarda, çayırlarda, bütün bitki­ler yeniden büyümeye, yeniden yeşerme­ye başladı. Ertesi hafta, çok mutlu bir olay daha oldu. Melina teyze sakallarını kazımayı düşünmüş, sakallarını kazıyınca da kolayca koca bulmuştu; yeni koca­sıyla oturmak üzere, küçüklerin çiftliğin­den bir kilometre öteye taşınıyordu.

(Marcel Ayme, çev: Tahsin Yücel, Yağmur Yağdıran Kedi, İstanbul)

(8455)