H.C. Andersen Masalları – Dünya Masalları

0
411

1. ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU

Güzel bir yaz mevsimiydi. Buğday tarlasında ılık rüzgârlarla sapsarı başaklar dalgalanıyor. Yeşil yulaflar hafiften ürperiyordu. Çimenlerin üstünde samanlar öbek öbek toplanmıştı. Leylek uzun bacaklarıyla bu güzelliklerin ara­sında yürüyordu. Çevresinde derin göllerin bulunduğu uçsuz bucaksız ormanlar uzanıyor­du. Bu kuytu köşelerin birinde yuva yapmış bir ördek kuluçkaya yatmıştı.

Yakında dünya­ya gelecek yavrularını bekliyordu. Beklediği an bir türlü gelmiyordu. Onu ziyarete gelen kimse yoktu. Diğerleri yüzmeyi, sularla oyna­mayı yeğliyorlardı çünkü.

Beklemekten sıkılan ördeğin beklediği an sonunda gelmişti. Yumurtalar çatlamaya başlamıştı, “pip, pip” diye. Yavru ördeklerin ses­leri duyuldu. Hepsi başlarını çıkarıp hareket etmeye başladılar. Yeşil yapraklardan oraya buraya bakındılar. Yeşillik, yavru ördeklerin gözlerine çok iyi gelirdi. Bu yüzden anne ör­dek onları kendi hallerine bıraktı.

Dünyaya yeni gelen ördekler, “Burası ne de büyükmüş,” diyorlardı.

“Dünya öyle büyüktür ki, şu karşıdaki tarla­ların ötesine, ilerdeki ormanın derinliklerine ve daha bilmediğimiz kimbilir nerelere kadar uzanıyordur,” dedi anne ördek. Yerinden kal­kıp, “Hepiniz buradasınız değil mi?” diye çev­resine bakındı. Ama ne görsün, en büyük yu­murtada ufacık bir kıpırtı bile yoktu henüz. “Tanrım! Ne kadar uzun sürdü!” diyerek yeni­den yumurtanın üzerine oturdu.

O arada komşudaki yaşlı ördek, anne örde­ği ziyarete geldi. “E, nasılsın bakalım?” diye sordu.

“Hepsi yumurtalarını kırdı ama en büyük ola­nında hâlâ bir kıpırtı yok. Yavrular öyle sevim­li ki hepsi de babalarına benziyorlar, babaları da daha beni görmeye bile gelmedi,” diye ya­nıtladı anne ördek.

“Şu büyük yumurtayı bir göreyim bakayım,” dedi deneyimli yaşlı ördek. Görünce “Ah, aman tanrım! Bunun bir hindi yumurtası olduğu kesin. Benim de başıma gelmişti. Çok sıkın­tı çekmiştim, çünkü hindi yavruları garip bir şekilde sudan korkarlar! Onu bir türlü suya sokmaya başaramamıştım. Evet, bu kesinlikle bir hindi yumurtası. Sen bunu bırak da git öte­kilere yüzme öğret,” dedi.

“Ziyanı yok, olsun, biraz daha kuluçkada otu­racağım.” diye komşusuna cevap verdi anne ördek.

“Sen bilirsin,” diyerek yaşlı ördek oradan ayrıldı.

Kocaman yumurta nihayet çatladı. Yumurta­yı kırıp dışarı bir yavru çıktı. Öyle büyük ve çirkindi ki, anne ördek, onu görünce, “Ne ka­dar büyük bir ördek yavrusu bu” demekten kendini alamadı. “Bir hindi yavrusu bu, baka­lım suya girecek mi?” diye kara kara düşündü.

Ertesi gün güneş pırıl pırıl parlıyordu. Çok güzel bir hava vardı. Anne ördek, yavrularını alıp dere kenarına götürdü, önce kendisi su­ya atladı ve yavrularını çağırdı. Annelerini gören yavru ördekler teker teker suya atla­maya ve hızla yüzmeye başladılar. Kocaman çirkin yavru da katılmıştı onlara, hepsi suda oynuyor, yüzüyor, eğleniyorlardı.

“Hindi değil bu, bacaklarını güzel kullanıyor,” dedi anne ördek. “Bu da benim yavrum demek” diye düşünüp sevgiyle baktı yavrusu­na. Yakından bakınca o kadar çirkin görün­müyordu.

“Haydi benimle gelin, sizi diğer ördeklerle tanıştıracağım. Ama yaramazlık yapmayın ve kedilere de çok dikkat edin,” dedi anne ördek.

Hep birlikte ördek çiftliğine geldiler. Çiftlikte iki aile, bir yılan balığı için birbirlerine gir­mişti. Onlar kavga ederken, bir kedi gelip, ba­lığı aldı ve hızla uzaklaştı.

“İşte olacağı bu,” diye söylendi anne ördek. Aslında o balığı yavruları için düşünüyordu.

“Yavrularım, nazik bir şekilde, ilerdeki yaş­lı ördeği selamlayın. En soylumuzdur. Dik durun bakalım. Beni örnek alın, bacaklarınızı açarak boynunuzu dik tutarak yürüyün. İyi eğitilmiş bir ördek yavrusu böyle yapar dedi minik yavrulara.

Yavrular söylenenleri dikkatle yaptılar, ama çevrelerindeki ördekler “Hele şunlara bakın, sanki azmışız gibi bunlar çıktı başımıza. Şu çirkin şeye bakın, bunu aramızda iste­meyiz,” dediler ve içlerinden kocaman bir ördek hızla uçup küçük çirkin yavruyu itti ve onun boynunu ısırdı.

Yaşlı ördek yüksek sesle “İyi güzel de bu pek çirkin, artık bu son olur ve bunun gibi bir tane daha aramıza katılmaz.”

“Efendim, pek güzel değil, ama öyle iyi huylu ki” dedi anne ördek.” Hepsinden daha ye­tenekli. Üstelik mükemmel yüzüyor. Büyüdükçe güzelleşir. Biraz uzun bir süre yumurta içinde kaldı, o yüzden.” dedi ve sözü biter bitmez yavaşça boynundan çekip tüylerini okşamaya başladı yavrusunun. “Güzel olmak pek önemli değil; önemli olan, güçlü olsun ve kendisine iyi bir yol çizsin. Diğerleri yeterin­ce güzel” diye tamamladı sözünü.

Bir gün anne ördek yavrularına, “Yavrularım, size öğrettiğim gibi eğer bir balık başı bulursanız bana getireceksiniz,” diye öğüt veriyordu.

Ördekler de annelerinin dediği gibi yapar­ken zavallı küçük yavru, çirkinliği yüzünden hep itilip kakılıyor, tavukların da hışmına uğru­yordu. Herkes tarafından hep dışlanıyor, kendi kardeşleri bile, “Keşke bir kedi şunu alıp gitse de kurtulsak,” diyorlardı. Hizmetçi bile onu ayağıyla bir kenara itiyordu.

Küçük yavru bu davranışlara tahammül edemeyeceğini anladı. Çareyi kaçıp kurtulmakta buldu. Çalılıklarda kuşlar onu görünce korku­dan kaçışıyorlardı. Zavallı ördek, “Bütün bun­lar çirkin olduğum için başıma geliyor” diye üzülüyordu. Ama elinden ne gelebilirdi ki.

Oradan ayrılan yavru, sonunda yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelmişti. Geceyi yor­gun ve üzgün bir şekilde orada geçirdi. Erte­si sabah, onu gören yaban ördekleri, “Bu da ne böyle?” diye şaşkınlıkla birbirlerine sor­muşlar. Çirkin ördek de onları tüm nezake­tiyle selamlamıştı.

“Bizden biriyle evlenmediği sürece bize bir zararı dokunmaz” diye düşündüler.

İki gün sonra oraya daha yumurtadan yeni çıkmış iki tane yaban kazı gelmişti.

“Arkadaş seni sevdik, bizimle gelip göçmen kuş olmak ister misin? Buraya yakın bir yerde yaban kazlarının yaşadığı bir su birikintisi var. Orada kazlar güzel şarkı söylerler. Kimbilir bundan sonra şans sana da gülebilir. Ne dersin?”

Sözleri biter bitmez sazlıklardan kanatlanan bir grup kaz hızla gökyüzüne doğru havalandılar. Ve silah sesleri duyuldu. Büyük bir avdı bu. Avcılar pusuya yatmış bekliyorlardı. Mavimsi bir duman kapladı ortalığı. Ve köpekler su bi­rikintisine koştular.

Zavallı ördek için ne büyük korkuydu, bu durum. Başını kanatlarının altına soktu. Ama yanında bir karaltı belirdi. Koca bir köpekti bu. Keskin dişlerini yavruya vahşice gösteriyordu. Bir süre baktıktan sonra sihirli bir değ­nekle dokunulmuş gibi koşarak uzaklaşmaya başladı oradan.

İç çekti zavallı ördek yavrusu. “Ne çirkinim ki köpek bile beni ısırmaya korktu” diye düşünüyordu.

Gürültüler akşama doğru kesildi. Ama yerinden kıpırdamaya cesaret edemiyordu ördekçik. Biraz daha bekledi, çevresine bakındı ve bütün hızıyla oradan kaçtı.

Her tarafı yıkılmış, eski mi eski bir çiftlik evi gördü. Hava bozmuş, fırtına çıkmak üzereydi. Bir köşeye sığındı. “Her şey ne kadar kötü gidiyor,” diye düşündü. Tam o sırada kapının ya­nında, içeri girebileceği küçük bir delik gördü ve yavaşça içeri girdi.

Erkek kedisi ve tavuğuyla ihtiyar bir kadın yaşıyordu bu evde. Kedisi Minik Oğlan sırtını kabartıp tüylerini dikleştirmeyi çok iyi bilirdi. Kadın şefkatle okşayınca tüylerini indirip kucağına yatardı. Tavuk ise bol bol yumurta yu­murtlardı. Tavuğunu da çok severdi kadın. Kendi alemlerinde olduklarından hiçbiri onu fark etmemişti. Ertesi sabah kedi ve tavuk onu gördüler. Kedi hırlamaya, tavuk da sinirle gıdaklamaya başladı. “Kim var orada?” çevresine bakınarak yaşlı kadın böyle sordu. Ama gözle­ri iyi görmediğinden onu, yolunu kaybeden, güzel bir ördek sanmış. “Aman ne güzel, kendi ayağıyla gelmiş bir ördek, inşallah dişidir de yumurta verir,” diye düşünmüştü.

Kadıncağız, üç hafta boyunca boşuna bekledi. Ama ördekçik yumurta vermedi. Kedi evin beyi, tavuksa hanımıymış gibi kibirli olduklarından, kendilerini bütün dünyaya be­del görüyorlardı. Zavallı ördek yavrusu dü­şündüğünü söylese, kedi ve tavuk tarafından hemen azarlanıyordu.

Bir gün tavuk, “Yumurta yumurtlayabilir misin?” diye sordu bizim ördeğe. “Hayır.” dedi.

“Öyleyse sus, hiç konuşma.” diye tavuk ba­ğırdı. Kedi de:

“Sırtını kamburlaştırabilir misin?” diye sordu.

“Hayır,” deyince ördek yavrusuna o da aynı tavuk gibi, “Öyleyse çevrende böylesine zeki canlılar varken düşünceni söylemek düşmez sana” diye çıkıştı ona.

Zavallıcık bir köşeye sinmişti. Bir gün içeriye temiz hava ve güneş ışığı sızıvermişti. Ördekçik, “Sularda yüzmeyi, çırpınmayı, oynamayı o kadar çok istiyorum ki,” deyince tavuk, bu isteğini hiç anlayışla karşılamadı.

“Yapacak işin olmadığından böyle anlamsız şeyler düşünüyorsun. Yumurta yumurtla, ya da kedi gibi miyavla. Bak hiç canın sıkılır mı?” dedi.

“Yüzmek öyle güzeldir ki, tüylerinin arasından suların kayıp gittiğini hissetmek ne bü­yük mutluluk” diye sözlerini sürdürdü ördek.

“Şu dünyadaki en akıllı varlıklardan biri olan kediye sor bakalım. Acaba suya girmeyi, yüzmeyi sever mi? Hiç sanmam. İstersen git bir de yaşlı hanıma sor. Şu dünyada ondan daha tecrübeli bir insan daha yoktur. Yüzmeyi, kafasını sulara sokmayı aklına bile getirmediğinden eminim.” diye tavuk onu tersledi.

“Beni anlayamıyorsunuz…” dedi yavrucak.

Tavuk bunun üzerine, “Bu dünyada kediden ve evin hanımından daha akıllı kimse yoktur. Seni onlar anlamayacak da kim anlayacak?” dedi kızarak.

“Buradan ayrılıp dünyayı gezmek benim için daha iyi olacak,” diye cevap verdi küçük ördek.

Sulara dalıp yüzebilmek için oradan ayrıldı. Ama onu gören bütün hayvanlar çirkinliği ile alay edip gülüyorlardı.

Sonbahar gelmişti. Ormandaki yapraklar oradan oraya uçuyorlardı. Yükseklerde hava soğu­muş, her taraf yoğun bulutlarla kaplanmıştı. Karlar yağmaya başlamıştı. Çitin üzerindeki karga, havaların soğumasıyla acı acı gaklıyordu. Zavallı ördek yavrusu çok kötü koşullarda çok yorgun ve üzgün yaşıyordu.

Bir akşam tam güneş batarken bir kuş sürüsü havalandı çalılıklardan. Uzun zarif boyunları olan karbeyaz bu kuşlar, kuğulardı. Çok güzeldiler. Sesleri de çok farklıydı. Çok uzakta sıcak ülkelere bir an önce varabilmek için hızla ka­nat çırpıyorlardı. Öyle yükseklerde uçuyorlar­dı ki bizim çirkin ördek yavrusu şaşırıp kaldı. Suda dönerek boynunu yükseklerde uçan ku­ğulara doğru uzattı ve farkında olmadan öyle bir çığlık attı ki, kendi sesinden kendisi bile korktu. Olağanüstü güzellikteki bu kuşları hiç­bir zaman unutamayacaktı. Ne güzel, ne mutlu kuşlardı bunlar. Birden suyun taa dibine daldı. Çıktığında kendinde değildi. Bu kuşların ne adını, ne de gittikleri yeri biliyordu. Ama onla­rı çok sevmişti. Onları hiç kıskanmamıştı, hissettikleri yalnızca tanımlanamaz bir hayranlık­tı. Zaten onlara benzemeyi düşünemezdi.

Kış çok soğuk geçiyordu. Zavallı ördek yavrusu ısınabilmek için devamlı yüzüyordu. Ama göldeki o küçük delik her gece biraz daha kü­çülüyor, her taraf buzlarla kaplanıyordu. O yine de devamlı yüzüyor, delik kapanmasın diye durmadan bacaklarını oynatıyordu. Sonunda yorgunluktan bitmişti, adeta donmuş gibi buzun üstüne yığılıp kaldı. Ertesi sabah oradan geçen bir köylü onu gördü. Buzları kırdı ve araya sıkışmış olan ördeği alıp evine götürdü.

Çocuklar onunla oynamak istiyordu, bizim ördek artık öylesine ürkek olmuştu ki kendisine bir kötülük yapacaklarını sanıp korkuyla ka­çıyordu. Birden süt kovasının içine düştü. Her tarafa süt döküldü. Evin hanımı bunu görünce çok kızdı. Daha da korkan ördek, kaçarken yağ tenekesine, oradan da un çuvalının içine düş­tü. Sonunda dışarı fırladı.

Kadın onu çığlık çığlığa kovalıyordu. Elinde maşayla yakalayıp dövmek için arkasından koşuyordu. Çocuklar gülüyorlar, bağırıp çağırıyorlar, onlar da peşinden koşuyorlardı. Bahçe kapısını açık görünce ördek yavrusu çok sevindi. Hızla dalların arasından fırlayıp karların üzerine attı kendini. Koca kış boyunca başına öyle felaketler geldi ki sazlıkların arasında yatıp kalmıştı. Bir sa­bah pırıl pırıl güneş ışıklarının sıcaklığıyla içinin ısındığını hissetti. Kuşlar en güzel sesleriyle şakıyordu. Evet ilkbahar gelmişti artık.

Bu güzelliklerin verdiği güçle eskisinden daha güçlü bir şekilde daha uzaklara doğru kanat çırpmaya başlamıştı. Bir süre uçtuktan sonra elma ağaçlarıyla kaplı, zümrüt yeşili dalları, masmavi gölle kucaklaşan mis kokan mürver ağaçlarının bulunduğu kocaman bir bahçede buldu kendini. Her şey, her yer mis gibi ilkba­har kokuyordu ve çok güzeldi. Ve ormanın de­rinliklerinde olağanüstü güzellikte üç kuğu sa­lınarak ilerliyordu. Kanat çırpıyorlar ve süzülürcesine suda yüzüyorlardı. Ördekçik bu kuş­ları tanıyordu. “Onların yanına gitmek istiyo­rum. Belki yanlarına gitme cesareti gösterdi­ğim için öldürürler. Ama, benim için fark et­mez, ördekler tarafından ısırılacağıma, tavuklardan dayak yiyeceğime, kümesteki hizmetçi kızın ayakları dibinde ezileceğime, kış boyun­ca sıkıntılar çekeceğime, onların elinde ölü­rüm daha iyi.” diye düşündü.

Suya atladı ve kuğulara doğru yüzmeye başladı. Onu gören kuğular hızla ilerlediler. “Öl­dürün beni!” diye haykırdı zavallıcık ve başını suya eğip ölümü beklemeye başladı. Ama suya yansıyan gölgesinde şekilsiz, gri, çirkin bir ördek yerine güzel mi güzel zarif mi zarif bir kuğu görünüyordu. Gözlerine inanamadı. Tüm sıkıntıları, üzüntüleri, yerini inanılmaz bir sevince bırakmıştı. İlk kez böylesine büyük bir mutluluk tadıyordu. Onu gören bü­yük kuğular hayranlıkla onun yanına yaklaşıp şefkatle sevdiler.

Bahçeye çıkan çocuklar onu görünce “İşte bir tane daha!” diye bağrışıyorlardı. Ve onlara ekmek atıyorlardı. “En güzeli de yeni gelen! Hem çok genç hem de çok güzel!” diyordu herkes. Yaşlı kuğular da eğilerek selamladılar onu. Bu güzel iltifatların karşısında başını kanatlarının arasına sakladı, güzel kuğu utanmış­tı. Öylesine büyük bir mutluluk yaşamasına karşın alçakgönüllülüğünden bir şey kaybet­memişti. Güzelliği ve zarafeti dillere destan ol­muştu. Gölde süzülürken ağaçlar uzun yeşil dallarıyla selamlıyordu onu. Güneş ise en sı­cak, en parlak ışıklarıyla sarmalıyordu bu gör­kemli güzelliği. İşte o zaman tüyleri kabardı, boynunu göğe doğru uzatarak kalbinin derin­liklerinden:

“Çirkin bir ördek yavrusuyken böylesine güzel bir kuğu olacağımı hiç düşünmemiştim” di­ye seslendi.

2. KİBRİTÇİ KIZ, ANDERSEN

Lapa lapa kar yağıyordu. Soğuk uzun bir gece başlıyordu. Bu gece yılın son gecesiydi. Yani yılbaşı gecesiydi… Bu gecenin acımasız soğuğu ve karanlığında çıplak ayaklı, başı açık, küçük zavallı bir kız sokakta tek başına yürüyordu.

Küçük kız evden çıkarken terlikleri ayağındaydı ama, annesinin, ayakları üşümesin diye verdiği bu terlikler ayağına büyük geldiğinden, karşıdan karşıya geçerken karın içinde kalmıştı. Küçük kız çok aramış ama bu­lamamıştı onları.

Soğuktan kıpkırmızı olmuş minik ayaklarıyla zavallı küçük kız karların içinde yürürken bir yandan da elindeki birkaç paket kibriti satabilmek için oradan oraya dolanıp duruyordu. Çok kötü bir gündü. Daha bir tek kibrit bile satamamış, tek kuruş kazanamamıştı. Kar ta­neleri, sarı bukleli saçlarının arasından kayıp süzülürken sarı bukleleri onun umurunda bile değildi. O, evlerin pencerelerindeki ışıklara bakıyor, sokağa yayılan buram buram nar gibi kızarmış hindilerin kokusunu içine çekiyordu. Sadece “Tabii, yılbaşı gecesi! Bu gece” diyordu içinden.

Böyle bitkin ne yapacağını bilmez bir halde dolaşırken iki ev arasında küçücük bir köşe iliş­ti gözüne. Bu köşeye sığındı. Büzülerek üşümemeye çalışıyordu. Hava gittikçe soğuyor, kar gittikçe şiddetleniyordu. Bu şartlarda eve döne­mezdi. Tek bir kibrit satamamış, hiç para kaza­namamıştı. Eğer para götürmeden eve dönerse babası onu dövecekti. Evlerinin de bu sokaktan pek farkı yoktu zaten. Ha burada üşümüştü ha orada. Kendi kendine, “Bir kibrit yakarsam bel­ki ısınırım,” diye düşündü. Paketten bir tane çekip duvara yanması için sürttü. Soğuktan donmuş küçük avucunda sanki bir lamba yan­mıştı. Öyle sıcak, parlak bir alevdi ki kendisini pırıl pırıl alevlerle yanan kocaman, sıcacık bir sobanın karşısında duyumsadı bir an. “Bari bi­raz da ayaklarımı ısıtayım,” derken, alev sönüverdi. Soba kaybolup gitmişti. “Bir kibrit daha yaksam” diye düşündü ve yaktı. Bir kibrit çöpü­nü daha duvara sürttü. Kibrit alevinin ışığı duvara yansıyınca duvar sanki pembe bir cam gibi parlamıştı. Gözünün önünde kar gibi beyaz örtülü nefis bir sofra canlandı. Geniş porselen tabakların içinde nar gibi kızarmış bir hindi, çe­şitli yiyecekler, erikler, elmalar doluydu. Kral sofrası gibiydi. Hindi, kızın önüne gelir gibi ol­duğu sırada ikinci kibrit de sönmüştü, duvar gene kararmıştı. Üçüncü kibriti de çaktı. Karşı­sında çevresi rengârenk oyuncaklar ve hediye­lerle kaplı pırıl pırıl dev bir noel ağacı oluştu. Geçen noelde kapısından içeri baktığı, zengin bir tüccarın evinde görmüştü. Bu ağaç ondan büyüktü. Dalların üzerinde binlerce mum yanı­yordu. Bu güzel düş karşısında küçük kızın yüzünü gülümseme kapladı. Ama kibrit yine sön­müştü. Ama gözlerinin önünde hâlâ binlerce mum yanıyordu. Mumlar gittikçe yükseliyor, gökyüzüne doğru çıkıyordu. Birden hepsi birer yıldız oldu. İçlerinden biri kaydı. Gökyüzünde güneşten bir daire çizip sonra kayboldu. En çok sevdiği insan olan büyükannesi, ona, “Bir yıldız kaydığı zaman biri ölür,” demişti. Demek yine biri öldü diye düşündü küçük kız.

Bir kibrit daha çakınca alevin sıcaklığında en güzel, en tatlı haliyle büyükannesini gördü karşısında. “Büyükanneciğim ne olur beni al yanına. Kibrit söndüğü zaman sen de yok olacak­sın biliyorum. Tıpkı sıcak soba gibi, kızarmış hindi gibi, parlak noel ağacı gibi seni de kay­betmek istemiyorum!” dedi. Bütün kibritleri birbiri ardına yakmaya başladı. Büyükannesi hep karşısındaydı. Onu hiç bu kadar güzel, hiç bu kadar canlı görmemişti. Büyükannesi kü­çük kızı kollarına aldı. Neşe içinde bulutların üstünde uçmaya başladılar. Ne kar, ne soğuk, ne açlık ne de keder vardı. Orada Tanrı’nın ya­nındaydı, mutluydu artık.

Ertesi sabah sığındığı köşede bu tatlı küçük kızı, yüzünde tatlı bir gülümseyişle gören insanlar “Zavallı çocuk, yılbaşı gecesi soğuktan donarak ölmüş olmalı!” diye üzüldüler. Kucağında yanıp kül olmuş, bir paket kibritle ma­sum ve zavallı oturuyordu o kuytu köşede.

“Isınmak istemiş demek,” dedi yoldan geçenlerden biri. Ama güzel düşlerden, yaşadığı tatlı anlardan, en sevdiği büyükannesiyle birlikte mutluluk içinde göğe uçtuğundan kimsenin haberi olmamıştı. Tabii ikisinin ne kadar mut­lu olduklarından da.

(Andersen Masalları, H.C. Andersen, çev:Mine Toker, Toker Yayınları, İstanbul 2001, 156 s.)

 

(4204)