Billur Köşk Masalları, Tahir Alangu

0
786

Tahir Alangu, BU KİTAP İÇİN adıyla yazdığı son sözde 14 masalın 1876’da basılan Billur Köşk masallarının yaygınlığını, farklılığını belirtir: “ Bu masaları yeniden düzenleyip yazarken anlatıcılarının biçim verme yollarına ayak uydurmaya çalıştım. Kitabın adı bilinmeyen derleyicisi aynı işi kendi çağının anlayışı, zevki için yapmıştır. Bu işi bugün ben bir başka yönden yapmaya çalıştım. Halktan gelen dil, anlatış, masal anlayış yollarını, gittikçe daha geniş ölçüde masalın tadını almaya başlayan okumuş kalabalığa doğru yaymak, uzatmak istedim: (s.281)

METİN: SAKA GÜZELİ

Bir varmış bir yokmuş, Tanrının kulu çokmuş. Çok demesi, yok demesi günahmış. Evvel zaman içinde bir padişahla bir de veziri varmış. Bunların boyda boşta, yaşta başta, güzellik ve marifette, her halleriyle denk ve akran iki kızları varmış.

Birlikte büyümüşler, aynı hocadan okumuşlar. Her gün, her saat birlikte bulunurlar, gezer, konuşur, gülüşür, eğlenir­ler, bir içtikleri su ayrı gidermiş. Günlerden bir gün bu iki kız, sarayın yol üzerine gelen büyük şahnişinde karşılıklı oturmuşlar, gülüşür, söyleşirlerken, aşağıdaki yoldan sırtın­da su tulumları, ağır yükten alnının damarları kabarmış, teri sırtından fişkırmış, sıcaktan yanakları al al kızarmış bir Saka Güzeli geçermiş. Kullara cefa, sultanlara sefa, padişah kızına da bir gönül eğlencesi lazım. Şahnişten sarkar da:

Saka Güzeli, Saka Güzeli,

Vezir kızı mı, yoksa ben mi?

Kimdir, bu diyarın en güzeli?

diye yarenlik edip manili laf atınca, Saka Güzeli de tulum sır­tında şöyle bir duralayıp yükünü denkleştirdikten sonra, sara­yın şahnişinde yan yana, birbirinden güzel iki kızı bir zaman seyreder, kimler olduklarını bilir:

Sultan kızı, Sultan kızı,

Bu diyarın iki kızı,

Vezir kızı en güzeli.

der de, ardında neler olup biteceğini hiç düşünmeden yürür gider. Şimdi padişah kızının olanca keyfi kaçıp bir sararır, bir bozarır, sonunda içi gibi yüzü de kararır. Konuşup söyleşme­yi, gülüşüp ötüşmeyi keser de, çekilir, odasına gider, kapanır. O günden tezi yok, vezir kızını yanına uğratmaz olur. Gide gi­de içinin şişkinliği ziyadeleşir:

– Vay, ne demek ola? Ben bu diyarın padişahının bir tane­cik kızı olayım da, bir vezir parçasının sünepe kızı benimle ya­rışsın, namı, şanı benden önde yürüsün… diye dipsiz tasala­ra, dolambaçlı kuruntulara bulaşır, günden güne bu zavallı kızcağızı can düşmanı sayıp sıkıntısından boğulacak hallere gelir. Hay hayla oturur, vay vayla kalkar, onu gören, ondan korkar. Yemeden içmeden kesilir, yorgan döşek hasta olur. Hekimler, hocalar, yakından uzaktan gelirler. Sultan kızıdır, el dokundurmak, şöyle dikkatlice bir ellemek kimin haddine. Haline, ahvaline ancak karşıdan bakıp kafa kafaya verirler de, nice dertlere deva, ölüleri diriltir, ihtiyarlan gençleştirir ilaçlar döverler, havan dipleri paralarlar da, kızda belli belir­siz bir iyileşme alameti görülmez. Hekimlerden sonra sıra ko­calara gelir. Nefesleri keskin, okuyup üfleyince insanı havala­nacak hale getiren duaların hiçbirinin buna tesiri olmaz. Tel­lâllar bağırtılır, diyar diyar haberciler çıkartılır ki, bu derde bir çare bulan, hem de bu kızı iyi edip ayağa kaldırana para, devlet, ikbal, rütbe, toprak ne isterse verilecektir. Artık her gün saray kapısını aşındıranların, hanım sultanın yanına uğ­rayıp çaresiz geri dönenlerin sayısı belli olmazmış. Hepsi ken­dine güvenli, dimdik içeri girer, yorgun argın, iki büklüm, süklüm püklüm savuşur gidermiş.

Bir zaman böyle geçer. Günlerden bir gün, bu kız, hekim­lerden gözüne kestirdiği birini tenhada yatağı başına çağırır, eline bir kese altın sıkıştırır;

– Seni göreyim hekimbaşı, sözlerimi başkasından sakla, babamın huzuruna çık. Kızınızın derdi yüreğindedir, şişer şi­şer, çatlayacak hale gelir. Devası da vezir kızının kanıdır. Onu kesip kanından bir dolu tas içmeyince kurtulmaz. Ya bunu böyle edersiniz ya da hanım sultanın cenaze tedarikini gö­rür, mezarlıkta yerini hazırlatırsınız, diye tenhada bir bir an­latırsınız. Ya bu işi başarır, hekimbaşı olursun ya da bir takrip başını alırım elbet, diye bir yandan okşayıp bir yandan sır­rına ortak edince, hekimin korkusundan dudağı çatlar, yüre­ği göğsüne sığmaz olur. Oradan çıkar, eli ayağı titreyerek:

Hay, bu dertlere nereden çattım, bu düzen kara düzen, böyle yazmış bunu yazan, padişah kızıdır, darda kıstırdı, dev­leti de, derdi de iyi bastırdı. Viran olası evde evlat var, ayal var. Yürü, çaresiz hekim, yürü, diye söylene söylene doğru pa­dişahın huzuruna, tenhada varır, üç kere yer öper:

– Şevketli padişahım, çalıştım, çabaladım, eski kitapları karıştırdım, baştan sona soruşturdum. Hanım sultanın derdi­ni de, devasını da buluşturdum. Derdi yüreğindedir. Şişer, şi­şer, çatlayacak hale gelir. Devası da vezir kızının kanıdır. Onu kestirip kanından bir dolu tas içmeyince kurtulmaz. Ya bu işi böyle edersiniz ya da hanım sultanın cenaze tedarikini görür, mezarlıkta yerini hazırlatırsınız. Ferman padişahı­mın, deyip heyecanından yüreği gümbür gümbür atarak üç adım geri çekilir, boyun keser, el pençe divan durur.

Padişahın kararmış yüzü, çatılmış kaşları açılır, bükül­müş beli dikilir. Hemen perde çavuşlarına seslenir, vezirine haber ulaştırır:

– Sen ki lalamsın, elbette kızının kanı hanım sultanın der­dinin devası olmakla tez katledip, bir tas kanını gönderesin, diye ferman eder.

Vezire haberciler gelir ki, söz değil, ferman değil, üstünde kara dumanlar tüten bir ocaktır. Vezirdir, şahın baskısı ile bir tanecik kızının sevgisi altında, iki arada bir derede ezilmiş kalır. Bakar ki, bu işi bir düzenle karşılamaktan gayri çare yok­tur. Hemen davranıp bir köpek yavrusu keser de, kanını bir tasa doldurur, saraya ulaklarla yollar. Sonra içinden sürgülü bir ceviz sandığa kızcağızını koyup çarşıya mezada gönderir. Bit pazarında, eski, döküntü eşya arasında bu kurt yenikli, es­ki sandığa kimse pey sürüp müşteri olmaz. O sırada oradan Saka Güzeli geçermiş. O gün ayağını bu çarşıya saptıran, şu sandığın başına getiren Tanrıdır elbet. Gelir, tellâlın başına dikilir, düşünmeden, tasarlamadan, ne işe yarayacağını bil­meden pey sürer, o günkü kazancını hep verir. Zaten kimse
almak istemezmiş, sonunda üstünde kalır. Akşamüstü sırtlar sandığı, getirir evceğizine koyar. Sabah erken, Saka Güzeli, tulumlarını sırtlar, çeşmenin başına gider. Oradan da kapı ka­pı dolaşır, su taşımaya başlar. O kapıdan çıkar çıkmaz, vezir kızı biraz bekleyip sandığın sürgüsünü çeker, çıkar, ev işlerine girişir. Odayı siler, süpürür, çamaşırları yıkar, eşyalara dü­zen verir, iki kap yemek pişirir, ortalığı çiçek gibi temiz, dü­zenli bir hale getirir ki, nereye baksan kadın eli değdiği belli olur. Akşama kadar eteği belinde oradan oraya seğirtir de, an­ca işini bitirir, gün kavuşmadan sandığa girer, kapağını içeri­den sürgüler yatar.

Akşam oldukta Saka Güzeli yorgun argın, beli iki büklüm, torbasında çarşıdan aldığı öteberi ile evine gelir, kapıyı açar ki, daha pabuçluktan başlayarak evin bir başka düzene girdi­ğini, bir iki parça eşyasının yerlerinin değiştiğini görür. Her ta­raf silinip süpürülmüş, basmaya kıyamazsın, döşek yapılmış, örtüler, perdeler, kirli çamaşırlar yıkanmış, ortalık o mertebe temiz, çiçekler gibi düzenli ki, oradan arı, duru bir kadının geçtiği her haliyle bellidir. Olup bitenlere şaşar da kalır:

– Gündüz dışarıda koşuşurken kimler gelir de bu işleri gö­rür? diye derin düşüncelere dalar gider. O gece kızın pişirdiği iki kap yemeği afiyetle yiyip torbasındaki öteberiyi mutfağa bı­rakır, olup bitenler bir yandan hoşuna gider, bir yandan iyice ürker. Bu hal ile yorgunluktan gözleri kapanır, şöyle mi ola, böyle mi, derken derin uykulara dalar gider ki, dibi bulun­maz.

Ertesi sabah gün doğarken tulumlarını alıp işine gittikten sonra bu kız, eskisi gibi sandıktan çıkar. O orada, bu burada, kirli bulaşıklar nerede? Tahtalar ovuldu mu, gömlekler dürüldü mü, ilikler, çoraplar örüldü mü? Kilimleri silkelemiş, dö­şekleri düzlemiş. Bir hamaratmış ki, tavandan tabana, duvar­dan kapı eşiğine kadar elinin değmediği kıyı köşe kalmamış. Sonunda mutfağa girip Saka Güzeli’nin çarşıdan alıp getirdik­leri ile iki kap yemek pişirmiş. Böylece akşamı edip, dönüp sandığının içine girip yatmış.

Akşam oldukta bu Saka Güzeli yorgun argın, beli iki bük­lüm, torbasında çarşıdan aldığı öteberi ile çıkar, evine gelir. Kapıdan içeri girer, eşiği aşar da, dört köşeye bakıp şaşar. İş­ler bitirilmiş, döşekler serilmiştir. Ortalık çiçekler gibi temiz­dir, hem düzenli. Oralardan bir kadın geçtiği her haliyle belli­dir. Saka Güzeli’ni derin bir düşünce alır:

-Gündüzleri dışarıdayken buraya periler mi gelir de bu iş­leri görür? diye bir zaman elini şakağına atıp dipsiz düşünce­lere, dolambaçlı kuruntulara varır ve bir aralık, bit pazarın­dan alıp getirdiği, odanın köşesinde duran kapalı sandık gözü­ne ilişir. Kendi kendine “Her hal bu kapalı sandıkta bir hik­met olmalı?” der de başına gelir, ötesini berisini kurcalar ki, ne kilit, ne menteşe… Kapağın açıldığını belli edecek bir yeri görünmez. Şimdi bu sandığın karşısına geçip:

Bir kilitli ceviz sandık,

Baka baka usandık,

İn olsan, ya cin olsan,

Hiç durma, dışarı çık.

deyip bir müddet kulak verip dinlediyse de, sandıktan değil ses, ağaç kurtlarının çıtırtısı bile duyulmaz. Bir zaman bekler de bir şeyler duymayınca:

-Hele buna da sabretmek gerek. Sabırla dut yaprağı at­las, koruk ise helva olurmuş. Cümle ekşi yemişler, ham, alışıksız işler, sabır ile, zaman ile tatlanır, ballanır. Bütün dolaşık gidişler sonunda bir uç verir, yola yordama gelir, diye sesli söylenir. Sonunda iki kap yemeğini yer, yorgunluğa dayana­maz, gözleri kapanır, şöyle mi ola, böyle mi, derken derin uy­kulara dalar gider ki, dibi bulunmaz.

Ertesi sabah gün doğarken çıkıp tez çarşıya gider, kasap­tan birkaç okka et alır getirir, mutfağa bırakır. Yüksek sesle:

– Hele akşam geleyim de, kendime ağır ateşte, bol soğanlı bir yahni pişireyim, ne zamandır canım çeker, diye söylene söylene tulumlarını alır, kapıyı çeker gider. Az sonra kız san­dıktan çıkıp eteğini beline sokar, işe girişir. O orada, bu bura­da, kirli bulaşıklar nerede? Tahtalar ovuldu mu, gömlekler duruldu mü, ilikler, çoraplar örüldü mü? Kilimleri silkele­miş, döşekleri düzlemiş, bir hamarat, bir hamaratmış ki, ta­vandan tabana, duvarlardan kapı eşiklerine kadar elinin değmediği kıyı, köşe kalmamış. Üstelik Saka Güzeli’nin getirdiği eti doğrayıp ağır ateşte, bol soğanlı, bir kapama yahni pişirmiş ki, başına oturan tadından on parmağını yer de haberi ol­maz. Sahanlara kotarır, daha dumanları üstünde tüterken bir de üstüne üstelik kirli çamaşırları yıkayıp çitilemeye giri­şir ki, gün ortasında, işlerin orta yerinde dalmış gitmişken, Saka Güzeli ansızın, kapıyı tıkırdatmadan, tahtaları çıtırdat­madan, pabucunu dışarıda bırakır, kemiksiz ayakla içeri gi­rer ki, ortalıkta dünya güzeli, hamarat bir kız dolanır. Yap­mış yakıştırmış da, hem pişirmiş, kotarmış, çamaşıra bile gi­rişmiş. Zavallı kızcağız, bunu karşısında görünce ne edeceği­ni, nereye kaçacağını bilememiş de, bir eliyle yüzünü, bir eliy­le de başını örtmeye çabalarmış. Saka Güzeli:

– Ne yüzünü sakla ne de başını ört, sen benim kısmetimmişsin. Eteği belinde, evine sahip, gözü tok, tutumlu bir ha­marat kızsın. Kırk yıl yedi iklim, dört köşeyi dolansam, sor­sam, soruştursam, paralar döksem, adaklar adasam, huyda, hünerde, ille güzellikte senden üstününü bulamam. Kısmeti­me yürüdüm, seni bit pazarından sandık içinde aldım getirdim; beni istemesen, bu kadar hünerinle durmaz, çıkar gider­din, anlarım ki, sen de bahtına razısın, deyince, bu kız da gü­lümseyip rızasını bildirince, hemen mahallesinden kendi ha­linde birkaç komşu, imam ile muhtarı çağırıp nikâhlarını kıy­dırır, geçer köşeye otururlar da, yahninin kapağını güle oyna­ya kaldırırlar.

Gel zaman, git zaman, bunlar gülüşe, oynaşa, sefa içinde yaşamakta olsunlar, bir gün kızın aklına anası babası, evi oca­ğı geldikte, içini çeker garip garip ağlar da, iki gözünün kirpi­ğine inci taneleri dizermiş. Saka Güzeli, bir zaman bu kızın halini görüp:

-A benim sultanım, nedir gizli derdin de ağlar, inciler di­zersin? Şunun şurasında hiçbir şeyin eksik değildir, deyince bu kızcağız da:

-Hepsi iyi, hepsi güzel, hele sizden ziyadesiyle memnu­num. Ama bülbülü altın kafese kapamışlar, ille evim yurdum demiş. Ana yurdu, baba bucağı, sılam burnumda tüter. Yaşlı bahamı, karı anamı dünya gözüyle bir daha göremem diye üzülürüm, deyince Saka Güzeli de:

-Aman benim sultanım, bunca emrini yerine getirmişim, bundan da elbet geri kalmam. Sen hazırlıklarını tamamla, birkaç günden yolcusun, der. Birkaç gün geçtikte heybesine bir iki parça hediye koyup bu kızı bir ata bindirir, babasının evine gönderir.

Zavallı vezir de, biricik kızı elinden çıktıktan sonra padi­şahtan destur alıp bir köşeye çekilmiş, ibadete sarılmış. İhti­yar karısı ile gece gündüz hep hasretlik üzerine söyleşirler, ge­celeri gündüzlere katıp kızlarının sağlığına dualar eder, adak­lar adar, sadakalar dağıtmakla avunurlarmış. Günlerden bir gün, vezir kızı, sılasına erişir, gizlice soruşturur, bunların çe­kilip oturdukları mahalleyi öğrenir. Bir akşam vakti, hiç bek­lemedikleri bir zamanda çat kapı çıkıp gelince sevinç göz yaş­larına bulanır, sarmaş dolaş olurlar. Diz dize oturur da günlerce söyleşirler. Kız, başından geçenlerden, kocası Saka Güzeli’nin hallerinden bir bir anlatır da, bu iki ihtiyar, zavallı kızlarının hem ölümlerden kurtulup hem de bu denli mutlu olmasına candan sevinirler; buruşmuş yüzleri aydınlanır, Tanrıya şükürler ederler. Bu minval üzere en hurda şeyler­den sevinç payı çıkararak günlerce konuşurlar, kurbanlar kes­tirir, lokmalar döktürür, fakirleri giydirirler. Şehrin kıyısın­daki bu mahallenin halkı bunların kim olduklarını, başlarına neler geldiğim ne bilsinler? İhtiyar babayı işten çekilmiş bir tüccar bellemişler. Kendi hallerinde dindar, eli açık bu iki ihtiyarcığı severlermiş.

Vezir kızı, birkaç gün sonra eskiden gittikleri çarşı hama­mına bir kere daha gitmek ister. Bohçasını hazırlayıp anasıy­la birlikte yanlarına çifte cariye alır, giderler ki, gelin hamamı varmış. O gün padişahın kızı da eğlenip açılmak umudu ile bu gelin hamamına gelir, bir köşeye kurulur. Çengidir, çalgı­dır, gelindir, görümcedir diye çevresine bakınırken bir de ne görsün? Olur şey değil, ovalar ovalar, bakar da, yine gözlerine inanamaz. Vezir kızı, bütün güzelliği üstünde, sırma saçları­nı çözmüş, altın tasla su dökünüp yıkanmıyor mu? Yanakları sıcaktan pençe pençe, al al olmuş, sedef gibi derisinden sular inci taneleri gibi yuvarlanır, bütün hamam halkı gelini bırak­mış, bu kızın güzelliğini seyredermiş. Yanında anasının evin­den getirdiği çifte halayıkları, sırmalı peştemallar kuşandırır, sedefli altın nalınları ayağına verir, sağına soluna geçip koltuklayıp soğukluğa çıkarıncaya kadar padişah kızı gözünü di­ker bakakalır. Hemen arkasından kalfasını yollayıp gizlice so­ruşturur ki, bunun falan yerde bir Saka Güzeli’nin karısı ol­duğunu, şimdi falan mahallede babasını yoklamaya gelmiş ol­duğunu öğrenir. Güzelliği ise dillere destan olup seyredenin ömrü artar, dünya derdini unutur, ağrısını, sızısını duymaz olurmuş. Kocasının da mertliği, güzelliği dillerde söylenirmiş. Kalfa, ballandıra ballandıra bunları anlatır, anlatır da, bu iki güzelin nasıl da kumrular gibi seviştiklerini, birisi dışarda alnının teriyle kazanıp ötekisinin eteğini beline soka­rak evin içinde denendiğini bire bin katarak anlatır ki, şah kı­zının rengi atar, sararır, kızarır, sonunda kararır. Kalbini kin, haset kemirir. Kimse bunların kim olduklarım bilip çıka­ramazmış ama padişah kızıdır, bu işin eskisini de, olup gittisini de sezmesi, bilip çıkarması işten bile değildir. Bu kızım kim olduğu yüreğinden sızmış da, sezmiş bilmiş. Hemen ora­cıkta başına bir ağrı saplanıp hay hay, vay vayla kalkar, Önü­ne ardına, yanma, yöresine söverek, sayarak, rastgeleni ha­sım, hasım haşlayarak sarayına gelir.

– Vay ne demek, ben burada sararıp solayım da, bu kız ölümlerden kurtulsun. Saka Güzeli’ne kavuşsun. Kısmetimi, yolumu kapasın. Ben bu kızdan daha kurtulamayacak mı­yım? Hay, hay, buna daha ne oyun etsem, ne düzen kursam? diye yemeden içmeden kesilir de, doluya koyar almaz, boşa koyar dolmaz. Gündüzler yetişmez de geceler boyunca düşü­nür, sonunda Saka Güzeli’ne bir mektup düzer, gönderir:

“Karın buralarda kötü olmuştur. Sırtındaki benleri, göğ­sündeki gülleri şöyle şöyledir. Adı hamallara destan olmuş, meyhanelerde şarkıları söylenir. Anasına babasına, yurduna ocağına hasretliği hep bahanedir. Eski tanışlarına, oynaşları­na kavuşmuştur.” diye olmadık yalan, düzen uydurur. Saka Güzeli de mektubu açıp okuyunca yüreğine ateş düşüp gözlerini kan, içini de ol­madık kin bürüyüp, gece demeyip yola düşer, at çatlatıp tez vakitte gelir, kızın mahallesini, evini bulur. Yol boyunca kur­muş kurmuş da kararmış ki, iyice kararmış. Kolu, bacağı kas kas kasılır da dişleri kilitlenir, hırsından gözleri dışarı uğrarmış. Kapıyı çalarken bir yandan da kamasını yalın edip hazır­lar. Gece vaktidir. Bütün ev halkı derin uykulara dalmış uyur­ken, bu kızın içini bir sıkıntı basıp uyanmış ki kapı çalınır. İki elinde iki gümüş şamdan kapıyı açar ki, Saka Güzeli’dir. Ama bir başka kılıktadır, yüzü kararmış, gözleri belermiş. Ka­sılıp kasılıp gerildiğini görünce başına gelenler içine birden doğar da, oğlan daha kamasını kaldırıp vurmadan can havliy­le kendini bahçeye, oradan da kabarmış akan derenin seline atar, göz açıp kapayasıya kaybolur gider. Azgın suların içinde yuvalana yuvalana akıp az zamanda denize kavuşur ki, yarı diri, yarı baygındır. O sırada üç balıkçı, derenin denize karıştı­ğı yerde ağlarım atıp kısmetlerini gözlerlermiş. Bu kız, doğru akıntı ile gelip ağın içine düşer. Ağ birden ağırlaşıp ipler geri­lip çekilince, balıkçılar hemen davranıp asılırlar, çıka çıka ağın torbasında dünya güzeli bir kız yatar gelir. Hemen san­dala alıp karaya çıkarırlar, basma toplanırlar. Üç balıkçı, o an­da bir ağız dalaşına tutuşup:

-Hak benimdir, yok bana düşer, sandal benimdir, yok ağ benimdir, balık senin, gayrısı benim, diye sille tokat, kavgaya girişirler. İçlerinden birisi bakar ki iş kötüye varacak, ucu ölü­me erecek:

-Arkadaşlar, boşuna kavga etmeyelim, şu oku atalım, hangimiz gidip getirirse kız elbet onundur, yoksa vuruşa vu­ruşa birbirimizi öldürmekten başka çare yoktur, deyince hep­si bu kararda birleşirler. Akıl veren balıkçı omzuna çapraz ası­lı yayını çıkarır, bir ucunu apış arasına kıstırır, sol eliyle bir ucundan bastırırken kirişin ilmiğini yukarıdan geçirip yayını kurar. Tirkeşinden bir ok çıkarır, sağ elinin baş parmağına kemik zehgiri geçirir, oku yatağına yerleştirir. Sol kolunu olanca ileri uzatıp kirişi zehgiri parmağı ile çenesine kadar çe­kip “Ya Hak!” der de bırakır. Ok vınlayıp uçunca bu balıkçılar da “Bre ha!” diyerek okun gittiği yönü gözleyip, düştüğü yeri izleyip peşinden seğirtedursunlar, bu arada kız kendine gel­miş, bunların yaptıklarını seyredermiş. Hepsinin tozu duma­na katıp gittiklerini görünce hemen davranıp o da ters yöne doğru kaçar gider. Gide gide bir kasabaya yaklaşır, yol üzerinde eşeğine mal yükletmiş, bir satıcı Yahudiye karşı gelir. Ya­hudi bu kızı sırsıklam, üst baş perişan, saç baş dağınık gör­dükte, bir beladan kaçar olduğunu anlayıp hemen kendisi ha­zırdan bir bela kesilir, kızın yolunu keser, durur:

– Sabahın bu erken saatinde nereden gelir, bu kıyafetle ne­relere koşarsın? Bir yerlerden kaçtığın bellidir. Bir uygunsuz, düzensiz işin olmalı, illa seni bırakmam, elbette alırım. Yoksa kaçtığın yere teslim etmeli, başına biçilen parayı almalıyım, diye gözünü hırs bürümüş söylenirken, kız hâlâ elinde duran gümüş şamdanları bu Yahudinin iki eline tutuşturur, o:

-Acaba kaç dirhem sağ gümüştür? Biri ötekinden daha mı ağır ola? Sakın bir hilesi, karışığı filan olmasın? diye silip hohlamaya, inceden inceye gözden geçirmeye girişirken, kız çoktan uzaklaşıp savuşur. Gide gide dereden tepelere, yoldan izden geçip türlü engellerden aşmakla iyice gücü, kuvveti tü­kenir, güç hal ile bir çeşme başına erişir. Bunun orada yor­gunluktan içi geçip öyle bir derin uykuya dalar ki, saatlerce kendine gelemez. Bir padişahın oğlu o sıra ava çıkmış olup orası, burası, dağı, deresi diyerek av kovalarken atı da kendi de susayıp bu çeşmenin başına gelir ki, dünya güzeli bir kız, pınar perisidir, sudan çıkmış oracıkta uyur. Bu kızı seyreder­ken parmağını oynatamayıp saatlerce olduğu yerde uyanması­nı bekler. Elbet şehzadedir, bunların kısmetleri açık, işleri seçik olur. Kız uyanır ki, bunca yolu, deresini, denizini, sakası­nı, balıkçısını, Yahudisini geride koyup bu çeşme başına gel­miştir. Karşısına da anlı şanlı, samur kaşlı, civan duruşlu bir şehzade çıkmıştır. Artık kaçmayı, kovalamayı bırakır da, bu şehzadenin peşine takılır, sarayına gidip onunla evlenir.

Kışın konarlar, yazın göçerler, inci, mercan dizerler, bu minval üzre ömür sürerler. Aradan bir hayli zaman geçer. Günlerden bir gün bu kızın aklına şehzade ile buluştukları şu eski çeşme düşer.

-Ey benim şehzadem, şu bizim buluştuğumuz, oturup konuştuğumuz çeşmeyi taştan bir güzel ördürüp önüne bir ha­vuz, som gümüşten bir lüle yaptırıp taşma da benim resmimi kazdırsan, gelen geçen içse de, başımın üstüne hayır dua et­se, diye yalvarır. Şehzade, kızın isteğini kıramayıp çeşmeyi yaptırır. Üzerine de kızın taştan oyma öyle bir tasvirini koyar­lar ki, gören canlı sanır.

Günlerden bir gün, şu üç balıkçının yolları bu taraflara dü­şer, bu çeşmeye gelirler. Su içerken bu kızın resmini görüp korkudan, şaşkınlıktan oraya düşüp bayılırlar. O sırada Yahu­di de yoldan geçermiş, yanaşır su içmeye, o da görünce ödü patlar, dudağı yarılır, düşer bayılır. Ardından Saka Güzeli ge­lir, ağzını lüleye dayarken o da bu resmi görüp içi kabarır, bunların yanına baygın düşer. Ne hikmettir bilinmez, bütün işleri düzen bozan bu işi de böylece eylemiş de, bunların hepsini çeşme başında sıraya dizmiş. Bu kız da çeşmenin karşısı­na bir köşk yaptırmış, su içmeye gelenleri seyreder, eğlenirmiş. Hepsinin birbiri peşine gelişini, düşüp bayılışlarını cum­badan (kapalı, küçük, dış balkoncuk) seyredermiş. Şehzadeye bunları gösterir, hepsini sara­ya taşıttırıp hapsettirir.

Akşam olur, bunlar ayılıp kendilerine geldikte, hepsini di­van odasına, şehzade ile sultan hanımın oturduğu bir tahtın karşısına çıkartırlar. Hepsinde de el ayak boşanmış, tir tir tit­reyerek el pençe divan dururlar. Vezir kızı baştan başlayıp ba­şından geçenleri birer birer anlattıkça, bunların hepsi ayakta sancılanıp kıvranmaya, kaçacak yer aramaya başlarlar. Ama ne mümkün, kapılarda eli palalı zebella gibi siyahiler dikilir, dört duvarın dibinde çepçevre iri yan kullukçular dizilir. Bu kız her şeyi döküp ortaya koyar:

– Ey benim şehzadem, bu Saka Güzeli dedikleri benim kocamdır, sorup anlamadan, durup dinlemeden, bir iftiraya be­ni harcamıştır. Bunlar balıkçılardır ki, beni denizden çıkardı­lar, ama hırsa kapılıp hadlerini bilmediler, bu Yahudidir ki, elimde gümüş şamdanlar olmasaydı bana etmeyeceği kötülük olmazdı. Sen ki beni çeşme başında bulup bugüne kadar bir dediğimi iki etmeyip hoş tutarsın. Artık yiğitliğin, soy kişi­liğin neyi gerektirirse onu yaparsın. Bu bir yumaktır ki, önün­de tor top olmuş, uç vermez durur, adaletinle, dirayetinle el­bette çözersin, diye sözünü bitirir.

Şehzade bir durup, iki düşünüp, sonra döner, balıkçılara, bir sıkı tembih ve tekdirle tabanlarına ellişer sopa vurdurur, gönderir. Yahudinin boynunu vurdurur, leşini köpeklere böl­dürür. Bakar ki, kızın gönlü bütün bu olup bitenlere karşı yi­ne de Saka Güzeli’ndedir. Huzurunda bunları yeniden evlen­dirir, düğün hediyesi kırk deve yükü çeyiz verir.

– İnşallah çileniz bununla bitmiştir, varın, bir köşede dir­lik düzenlik içinde yaşayın, devletime duacı olun, diyerek gön­derir.

Bunlar da artık geri dönmeyip şehzadenin memleketinde yerleşirler. Haber yollayıp ihtiyar vezir ile karısını getirtir, pa­dişah kızının cezasını Tanrıya havale ederler. Kalan ömürleri­ni mutlulukla geçirir, çoluk çocuğa karışırlar. Onlar ermiş muradına, darısı bizim başımıza.

( Tahir ALANGU, Billur Köşk, Afa Yayınları, İstanbul 1990, s.211-223)

TAHİR ALANGU (1916-1973) Mersin Anamur’da ilköğrenime başladı. İstanbul Kabataş Lisesi’nden sonra İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi Türk dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu (1943). Yozgat Lisesi, Kepirtepe ve Ortaklar Köy Enstitüleri’nden sonra İstanbul Kabataş ve Galatasaray Liselerinde öğretmendi.

ESERLERİ: Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman (İnceleme ve örnekler, 3 cilt), 100 Ünlü TürkEseri, Ömer Seyfettin

(8477)