Arılar Ordusu, Bekir Yıldız

0
1026

“Nemrud’un ülkesinde doğmuşum. Büyüklerim, daha ben küçükken Nemrud Efsanesini anlatıp durdular. Büyüdüm. Yakın zamana kadar, zalim Nemrud’un yüzyıllar önce yaşayıp ölmüş olduğuna inandım. Ama şimdi, zalimliğin yok edilmediğini, hatta daha çok azgınlaştığını gördükçe, ülkemizde değil bir, bin Nemrud’un yaşamakta olduğunu anladım, Yarını siz çocuklarımız yaratacağına göre, benim, benim kuşağımın yetişkinken kavrayabildiklerini sizler, çocukken öğrenmelisiniz.

Arılar Ordusu, Cem Yayınevi, İstanbul 1991, s.

BEKİR YILDIZ’IN ÖN SÖZÜ

“Nemrud’un ülkesinde doğmuşum. Büyüklerim, daha ben küçükken Nemrud Efsanesini anlatıp durdular. Büyüdüm. Yakın zamana kadar, zalim Nemrud’un yüzyıllar önce yaşayıp ölmüş olduğuna inandım. Ama şimdi, zalimliğin yok edilmediğini, hatta daha çok azgınlaştığını gördükçe, ülkemizde değil bir, bin Nemrud’un yaşamakta olduğunu anladım, Yarını siz çocuklarımız yaratacağına göre, benim, benim kuşağımın yetişkinken kavrayabildiklerini sizler, çocukken öğrenmelisiniz. Nemrud, halkına zulmeden bîr hükümdardır. Bunu anlatmadım salt. Nemrud, çok güç­tü olmasına karşın, topal bir arı tarafından naşı! öldü­rüldü, daha çok bunu anlatmak istedim. Bu zor işi de. efsanede olduğu gibi, dinsel bir mucizeye, olağanüstülüğe bağlamadım. Çağımız, efsaneler çağı değildir çünkü insanoğlu, kendi öz emeği ve bilinciyle, mucizeleri bile aşabilecek başarılar yaratabilir. Ama önce, başarının ilk ko­şulunu bilmesi gerekir. Çağımızda başarının ilk koşulu, birlik olabilmektir. Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Haydi, çocuklar, şimdi bu masalı birlikte okuyup Nemrudsuz yarınlar adına düşünelim.”

KİŞİLER, KARAKTERLER:

TEK KANAT: Tek kanatlıdır. Sabırlı. Yardımsever. İşbirliği ile başarıya inanır.

BİLGE: Küçük süt çocuğu. Ceylanın memelerini emerek büyür. On beş yaşına gelince mağara ve çevreyi tanır.

CEYLAN: Annelik içgüdüsüyle Bilge’yi besler.

NEMRUT: Zalim, kötü hükümdar.

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

Anlatıcı tek kanatlı arıdır. Nemrut, hükümdarların en büyüğüdür. Korkusu dünyayı tutmuştur. Uçan atına binip göğe çekilir, kanlı kılıcıyla yere iner. “Tanrıyı öldürdüm” diye böbürlenir, insanlar da önünde diz çökerler. Bu duruma arılar şaşar. Kraliçe arı insanların gerçekler yerine düşle uğraştığını söyler. Nemrut da düşünde insandan gelme bir erkek çocuğun kendisini öldürdüğünü görür. Buyruğu: Doğmuş ve doğacak bütün erkek çocuklar öldürülecek, gebe kadınlar ise kale duvarlarıyla çevrili şehrin dışına sürülecek

Çocukları öldürülen anaların ağıtları dağlardan denizlere ulaşır. Tek kanatlı arı da bütün canlılar gibi korkudan bir mağaraya sığınır. Mağaraya yeni doğmuş erkek bebeğini yüzlerce öpen anne bırakıp gider. Arı sabahleyin çocukla bakışır, ağlaşır, anlaşır. Ceylan da çocuğu emzirir.

Bilge bir gece mağaranın azından gökyüzünü gözler. Ayı görür. Nemrut ölümlü, bu büyük gece ışığı ölümsüz diye düşünür. Ay batınca karşı dağdan daha parlak bir ışık doğar. Aydede de ölümlü, Güneş ise ölümsüzdür. Tek Kanat’ın sırtına binen Bilge birlikte şehre gelir. Sokaklar, evler boştur. İnsanlar, şehir dışındaki Nemrut’un şölenine katılır. Bilge tapınağa girer bütün putları baltayla kırar. Son putun boynuna da baltayı asar. Tek Kanat ürker. Bilge, Ay ve Güneş’in ölümsüz olmadığını söyler. Nemrut da ölümsüz değildir. Bilge, Tek Kanat, Ceylan, Ay ve Güneş beş arkadaştır. İş birliği yaparlar.

Nemrut çocuğa “Söyle ey gafil alçak, putları sen mi kırdın? Diye sorunca o da: “Balta kimin boynundaysa o kırmıştır” karşılığını verir. Nemrut putun yürüyemediğini, kıramayacağını belirtir. Bilge de bir şey yapamayan putlara tapmanın yanlış olduğunu haykırır. Nemrut ifrit dediği çocuğa ateşte yakılma cezasını verir. Bilg ateşten korkmadığını halkın düşünmesini ve birlik olmasını ister.

Bilge’yi zindana kaparlar. Tek Kanat’a dışarıda gördüklerini anlatmasını söyler. Dağ gibi odunları yakarlar. Halk ateş çemberinin çevresinde olanları izler. Tek Kanat Bilge’nin omzundadır. Çocuğu sütunların üstünden ateşe fırlatırlar, arı da uçar.

Bilge yumuşak boşluğa iner. Ateş kaybolur, pırıl pırıl akan bir suya döner. Odunlar da balık olur. Nemrut kızar. Halk Bilge’nin mi Nemrut’un mu yanında olmaya kararsızdır.

Nemrut kumandanlarını Bilge ile dövüşe zorlar. Bilge Tek Kanat’a şu yorumu yapar: “İnsan, büyüklerinin kendi adına en iyi, en doğru biçimde düşündüklerine inanırsa, kölelikten kurtulamaz. Mağaradan çıkıp mağaraya döndüğümde, bir yaşadım, bin düşündüm.”

Sabahleyin zindandan Bilge ile omzundaki Tek Kanat çıkarılır, meydana getirilir. Bilge arıların su damlaların birleşmesi gibi bir araya gelirse çok güçlü olacağını Tek Kanat’a söyler. Nemrut, Bilge’ye önünde eğilirse bağışlanacağını açıklar.Tek Kanat arılardan bir ordu oluşturmak için kendi kovanından işe başlar. Milyonlarca arı Zafer Alanına doğru uçar. Beyaz atlıya hücum ederler. Düzenli ordu dağılır. Halk da Nemrut’a karşı savaşa katılır.

Nemrut kaçıp sarayında çok iyi korunan odasına çekilir. Tek Kanat anahtar deliğinden içeri girer. Oradan da kulağının içine girer. Nemrut kumandanlarından yardım ister. Onlar da önce kafasına ağaç sopayla vururlar, Tek Kanadı çıkaramazlar. Daha sonra da ölümsüz hükümdarın başını keserler.

Tek kanat uçup Bilge’nin yanına gelir. O vedalaşma zamanı geldi der: “Benim güzel Tek kanatlı arıdan varolmuş Kırlangıcım. Haydi, öteki ülkelere doğru kanat çırp. Ve seni gören çocuklara bu masalı anlat.” Göğe yükselen arı Bilge’ye el sallar.

METİN:

“Nemrudu öldürmüş tek kanatlı bir arıyım ben. Nemrud ki, yedi dağa, yedi ovaya egemen bir hükümdardı. Atları bi­le benzemezdi bildiklerinize. Hele ön ayakla­rı kısa olanının, bir eşi daha yoktu şu dünya yüzünde. Naşı! mı? Nemrud, dağ çıkarken, öne, arkaya gidip gelmesin diye, bu atın ön ayakları kısacıktı, Dağdan İnerken de ön ayakları, zürafanın ayaklan gibi uzun, upuzun bir atı vardı Nemrudun. Gözlerimle gördüm bu atları. Tektek dağında bir şölene katılmıştı. Ben de bir çırpıya konmuştum. Gelip geç­ti yanımdan. Uçup yetişemedim arkasından. Çünkü kanadımın biri yoktu benim. Ama olup bitenleri uzaktan da olsa, izledim hep. Dü­şündüm hep. Nemrudu öldürebilmek kolay mı? Bir uçtum, bin düşündüm.

Olup bitenleri anlatsam size, şaşıp kalırsınız, öyleyse, bir şaşıp bin düşünmek ko­şuluyla anlatmaya da, dinlemeye de merha­ba…

Sarayın kapısında yakaladım onu. Bir solukta atından atladı. Her tarafı demirden odasına koştu. Tam yakalayacağım sıra, kapıyı kilitledi. Kurtulmuştu Nemrud. Kapısının önünde durup hem dinledim, hem düşündüm: Nemrudu nasıl öldürebilecektim? Durmanın zamanı değildi. Yeniden havalandım. Nemrudun saklandığı odaya baktım.Demirdendi dört bir yanı. Topla, tüfekle içeriye girmek mümkün değildi. Sonunda buldum : Nemrud bir delik unutmuştu: Bu delik de anahtar deliğiydi. Buradan ancak bir arı geçebilirdi. Hem de tek kanatlı bir an.

Daldım içeriye. Nemrud beni görmüyor, duymuyordu. Onun aklı, dışarıdaki savaştaydı. Ordusunun yenilmesine neden olan mil­yonlarca arıyı düşünüyor, gene de kendisi­nin kurtulmuş olmasına seviniyordu.

Gümüşten bir şamdanın üzerine kondum.

«Bir bak, bin düşün Tek Kanat,» dedim kendi kendime. «Bu hayini, arılığınla nasıl öldürebilirsin?»

Gidip binlerce, onbinlerce arı arkadaşı, girdiğim delikten bu odaya getirmek istedim. Ama sonra aklımı kullanıp uçtum yerimden. Sessizce Nemrudun burun deliğinin birisinden hızla dalıp kafasının içine doğru yollan­dım.

Nemrud acıdan deliye dönmüştü. Arkadan kilitlediği demir odasının, demir kapısını açıp dışarıya fırladı. Arılarla ve sonradan ka­tılan halktan kimileriyle ordusu arasındaki sa­vaş hâlâ sürüyordu. Bağırdı.

«Kumandanlarım, vezirim koşun bana!..»

Kumandanların çoğu ölmüş, geriye kalanlar da milyonlarca arıyla boğuşuyordu. Nemrud koştukça, Nemrud bağırdıkça, ben de kafasının içinde durmadan büyüyordum. Kısa bir sürede, kocaman bir kırlangıç oluverdim. Her kanat çırptıkça, Nemrud acıdan deliye dönüyordu.

«Kurtarın beni. Kurtarın. Saltanatım sizin olsun, yeter ki, başımın içinde kanat çırpan şu kuşu çıkarın.»

«Ah,» diyordum kendi kendime, «Halk görseydi, şu ölümsüz sanılan Nemrudun böylesine yalvarışını.»

Ansızın büyük bir korkuya kapıldım. Gerçekten ben, bu hayın hükümdarın kafası için­de mî yaşıyacaktım. Bilgeyi, Güneşi, Ayı, Arı kardeşlerimi görmeden yaşamamın ne anla­mı olabilirdi?..

Savaş alanından kaçıp gelen birkaç Kumandan, Nemruda yardım etmek istedi. Tah­tadan bir tokmak yapıp başına vurmaya baş­ladılar. Her tokmak inişinde Nemrud, sanki, toprağa çakılan kazık gibi azalıyordu. Başı­nı tokmaklıyanlar hem vuruyor hem de konu­şuyorlardı.

«Şu dünyada ne çok arı varmış, Hükümdarımız.»”

(Bekir Yıldız, Arılar Ordusu, İstanbul 1991, s.5,56)

BEKİR YILDIZ (1933-1998) Polis babasının görevi dolayısıyla ilk ve orta okulu değişik yerlerde okudu. İstanbul Sanat Enstitüsü(Sultanahmet Endüstri ML.) ile İstanbul Matbaacılık Okulu’nu bitirdi. Baskıcılık işlerinde çalıştı. !962-1964’te Almanya’da çalıştı. Güneydoğu sorun ve insanlarını eserlerinde toplumcu anlayışla işledi.

ESERLERİ.:Ölümsüz Vadi, Şahinler Vadisi, Canlı Tabanca.

CAHİT ZARİFOĞLU, SERÇE KUŞ

Serçekuş, Cahit Zarifoğlu, Gülücük Çocuk kitapları, İstanbul 1989, 96 s.

KİŞİLER, KARAKTERLER:

SERÇEKUŞ: Yaşama sevinci dolu. İyiliksever. Küçücük. Özgür yaşamayı ister. Avcı’dan kötü çocuklardan uzaklaşır.

AVCI: Kuşları, hayvanları avlar. Varlıklıdır. Öldürme ve ölüm üstüne düşünür.

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

Serçekuş her sabah göklerde, ormanlarda, bahçelerde dolaşmaya başlar. Dikkatlidir. Çocukların sapanlarından uzak durur. Sezgisiyle kendisini korur. Bir çok kuşun vuruluşunu görür. Oysa dünya güzelliklerle doludur.

Avcı az konuşan, sert bir adamdır. Arkadaşlarıyla göl kıyısında avlanır. Serçekuş’u ağacın dalında görür. Dolu tüfeğini çevirir. Bakışırlar. Gözleriyle konuşurlar. Serçe silahın namlusuna kadar gider. Avcının dalgınlığından yararlanıp uçar, canını kurtarır.

Avcı gölün yakınındaki bataklığa kayar. Git gide batar. Serçe önce onunla konuşur, başı üstünde uçar. Sonra bir ip bulur, ağaca bağlar, ucunu da adama ulaştırır. Böylece kuş avcıyı kurtarır.

ELEŞTİRİ- DEĞERLENDİRME:

Çocuk kitaplarındaki kahramanların çoğu hayvandır.Bütünü insan gibi düşünür. Böylece insanla bütünleşme kolaylaşır. Yazar çocukluk gözlem ve izlenimlerini eserlerinde başarıyla kullanır. Hem büyüklere hem de küçüklere çevre, insan, duygu ve düşünce ilişkilerini işleyen masal-öyküler yol gösterici, sezdirici özelliktedir.

METİN:

…. “Fundalıklardaki gür çalıların dibinde, çevik adımlarla, serçe ivecenliğiyle dolanıp dururken üstündeki dallardan başına soğuk sular serpildikçe kikirdiyerek kaçıyor, havalanırken silkelenerek üzerindeki suları etrafa saçıyordu.

Sıcak ve kuru yerler daha yukarılardaymış gibi yükseklere uçuyordu. Sonra da ayaklarının al­tında, taa aşağılarda, tüller gibi yayılmış, sis de­metlerinin arasından geçmek istekleriyle kanatla­rını gövdesine yapıştırarak pike yapıyordu.

İyice doyduktan sonra geniş kavisler çizerek uçmaya başladı.

Horoz ötüşleri bitmişti.

Gölün oralardan silah sesleri geliyordu.

Horoz sesleri ve silah sesleri, garip sessizlikler içinde uzun uzun ve yankılanarak işitildikten sonra yeniden ama bu kez düşündürücü başka sessiz­likler doğurarak devam edip durmuşlardı. Şimdiy­se, sanki horozlar da bir köşeye çekilmişler ve onlar da serçeler ve diğer kuşlar gibi silah seslerini dinle­meye başlamışlardı.

Çoğu zaman onlar da insanlar gibi horozlarla komşudurlar.

Hatta horoz sesleri yerleşim yerlerinin içinden uzaklara gelirken titizliklerini yitirirler kulağa hoş gelen daha yuvarlak bir ses olurlar. Ve horozlar ağızlarım kapadıktan sonra da bir süre duyul maya devam ederler.

Serçekuş da yakın köyde yataklarındaki çocuklar gibi horozları tembelce kımıldayarak dinler. Ve sonra bilir ki horozlar hepten susarlar ve ortalığı kuş cıvıltıları kaplar.

Serçekuş Kocabağ’ın kıyısındaki evin damında o sarı buğday tanesini görüp oraya doğru alçalmaya başladığında ortalık iyice aydınlanmıştı. Fa­kat yine de buğday tanesi sapsarı olmaktan çok kır­mızımsı bir renkteydi. İlk güneş ışıklarının verdiği bu renkle biraz daha davetkar ve içi dolu görünü­yordu.

Dama konunca onu bir hamlede yuttu.

Ve süyüğün ucundan köyün dar yollarına baktı: Yerlerde, yumuşak, un gibi kalın bir toz tabakası.

Eşinen tavuklar.

Kurumuş gübreler.

Duvarın dibinde bir tek bir çocuk. Ayakkabısız ve yarı çıplak.

Sokakta şimdilik ondan başka kimse yok.

Ellerine sapan lastiklerini alıp damların süyüklerini, ağaçların dallarını araştırarak kuş bakan çocuklar kim bilir şimdi nerdeler?

Serçeler çocukların avlanma zamanını çok iyi bilir ve onların gezdikleri yerlerde eğleşmezler. Kimini uzaktan gördüğü, kimiyle bir çalılıkta burun buruna geldiği o çocukları Serçekuş sırtı ürpererek hatırladı.” ….

(Cahit Zarifoğlu , Serçekuş, İstanbul 1989, s.38-39)

(11390)