Altın Işık, Ziya Gökalp

0
1380

İÇİNDEKİLER

DÜZYAZI MASALLAR: Keloğlan; Tembel Ahmet; Kuğular; Nar Tanesi yahut Düzme Keloğlan; Keşiş, Ne Gördün?; Pekmezci Anne; Yılan Beyle Peltan Bey.

ŞİİR DESTANLAR: Kolsuz Hanım; Küçük Hemşire (Kız).

DEDE KORKUT : Deli Dumrul; Aslan Basat.

MANZUM PİYES: Alp Arslan, Malazgirt Muharebesi

 

METİN: KELOĞLAN

Fakir bir babanın üç oğlu vardı. Büyük oğlunu di­şinden, tırnağından artırarak tahsile göndermişti. Bunu bir ilim adamı yapacaktı. Küçük oğluna ileride kendi dükkânını bırakacaktı, Ortanca oğluna gelince buna ve­recek hiçbir şeyi kalmıyordu. Hattâ buna bir ad bile koy­mamıştı. Ehemmiyetsizliğini göstermek üzere daima “Keloğlan” diye çağırırdı. Bu suretle, bütün mahalleliler arasında onun adı, “Keloğlan” kalmıştı.

Keloğlan, henüz yedi yaşında iken ekmeğini elinin emeğiyle kazanmaya başladı. Hamallık, kahveci yamaklı­ğı, aşçı çıraklığı, ayak satıcılığı gibi birçok işlere girdi. Eline pek az para geçebiliyordu. On iki yaşına kadar tür­lü sıkıntılar içinde yaşadı. Bu yaşa girince, kendi nefsi­ne güvenen tam bir erkek oldu. Artık, büyük işlere gir­mek, şan kazanmak, büyük bir adam olmak istiyordu. Keloğlan, arasıra şiir söylemeye de yelteniyor, yanık koş­malar düzerdi. Gönlünün duygularına bu koşmalarla ka­nat vermek isterdi. Bir gün gönlünden böyle bir koşma fırladı;

Burada sevinç yok, dert çok, keder çok,

İsterim bir altın yurda varayım:

Talihim arayıp bulmadı beni,

Bari ben gezeyim, onu arayım…

Bu koşma, Keloğlanı verilmiş bir karar karsısında bıraktı. Gurbete çıkmak! O nasılsa, şarkı söylerken, ken­di haberi olmadan bu kararı vermişti. Her akşam yalnız kalınca bu yoldaki koşmaları tekrar eder dururdu;

Diyorlar, herkesin nasibi varmış,

Ona rastgelmedim ben bu toprakta..

Burada değilse başka yerdedir;

Gideyim, arayım onu uzakta..

Keloğlanın kalbinde bu uzaklara gitmek, talihini aramak fikri ömrünün uzun ve karanlık gecesinde bir şim­şek gibi parlamıştı. O bir gün, dağarcığına bir kat çama­şır ve biraz ekmekle peynir koydu. Dağarcığını sırtına bağladı. Sedeften ayrılan bir inci gibi, başka yerlerde kısmet bulmak ümidiyle, doğduğu şehre veda etti. Yaya olarak, başını aldı gurbete çıktı.

Meğer Keloğlan gibi talihini aramaya çıkmış başka çocuklar da varmış. Keloğlan, yolda giderken birinci gün Orhan’a rasgeldi. İkinci gün Turhan’a, üçüncü gün Tarhan’a rasgeldi. Bunlar da Keloğlan gibi dağarcığı omuzunda birer küçük sergüzeşti (maceracı) idiler. Hepsi öyle on-oniki yaşları arasında bulunan bu dört küçük serseri arkadaş oldular. Bunlar nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Git­tikleri yerde ne yapacaklarına dair de hiçbir kararları yoktu. Fakat kalpleri kendilerine uzaktan gülümseyen ümitlerle dolu idi. Bir gün muratlarına erecekleri ruhla­rına gizlice vaadedilmiş gibiydi. Küçücük ruhlarında sar­sılmaz bir imanları vardı. Eski kahramanlar gibi talih­lerine güveniyorlar, tehlikelere atılmaktan erkekçesine bir zevk duyuyorlardı.

Keloğlanla arkadaşları yüce yüce dağlardan aştılar, coşkun coşkun ırmaklardan geçtiler, nihayet ıssız bir çölün büyük bir ırmağa yanaştığı noktada, yeşil bir vadiye girdiler. Burada tepesi bulutlara ulaşan somaki mermerden bir kule gördüler. Kulenin doğu tarafında, somaki, mermerden bir saray batı tarafında yine aynı cins mer­merden hazine odaları vardı. Keloğlan, “burada talihi­mizi deneyebiliriz” dedi. Turist çocuklar, büyük sevinç­lerle kuleye yaklaştılar. Kulenin yanma gelince, yüce bir ağacın altında bir dev karısının dikiş dikmekte ol­duğunu gördüler. O, arkasını yola doğru çevirmiş oldu­ğundan çocukları göremedi. Fakat çocuklar onun kazan kadar kafasını tulumbalara benzeyen memelerini, burç gibi gövdesini iyice görebiliyorlardı. Dev karısı sağ memesini sol omuzuna, sol memesini sağ omuzuna atmıştı. Keloğlan, arkadaşlarına “Hepimiz Dev karısının memesini emelim. Memesini emersek, oğulları olacağımızdan, bizi kolay kolay yiyemez. Meğer ki çok acıkmış ola!” dedi. Hepsi, parmaklarının ucuna basarak, Dev ka­rısının yanına geldiler, ikisi sağ memesine, ikisi sol me­mesine sarılarak, sütpınarının oluğundan su içer gibi kana kana içtiler.

Devlerin kanununa göre, bir dev karısının memesini emenler onun süt evlâdı olurlardı, dev karısı artık onları yiyemezdi. Dev karısı başını çevirince, dört çocuğun memelerini emdiğini gördü.

Dev karısı — Siz hepiniz evlâtlarım oldunuz. Artık size bir şey yapamam. Bu gece misafirim olunuz. Yarın yolunuza devam edersiniz.

Keloğlan — Peki teyzeciğim, bu gece sana misafir oluruz. Zaten annem ölürken bana vasiyet etmişti. Biraz büyürsem buraya gelip ablasını görmemi benden rica etmişti. İşte ben de arkadaşlarımla beraber seni görmeye geldim.

Dev karısı, Keloğlanın hilesine karşı hile yapmak istiyordu. Maksadı gece, bunları uyuttuktan sonra, eski zamanın dev âdetlerine kulak asmayarak, âdeti tanımayarak hepsini yemekti. Fakat süt evlâtlarını uyanık iken yemeye utanıyordu. Dev karısının neler düşündüğünü Keloğlan sezmişti. O da ihtiyatlı bulunmağa karar verdi. Akşam olunca bıçağıyla parmağını kesti. İçine tuz doldurdu. Kendi kendine “artık gece gözlerime uyku girmez!” de­di. Dev karısı, çocuklara sevdikleri yemeklerden bir zi­yafet çekti. Yemekten sonra yatak odasını göstererek çekil­di. Çocuklar yatağa girdiler, yalnız Keloğlan uyumadı, arkadaşları derhal uyudular.

Dev karısı yarım saat sonra, çocukların uyuyup uyumadığını anlamak için, odanın kapışma geldi, yavaşça bağırdı:

Dev karısı — Uyur uyanık kim var!

Keloğlan — Ben varım,

Dev karısı — Niçin uyumazsın. Keloğlan!

Keloğlan — Annem bana her gece bir tulumba kaymaklı dondurma yapardı. Onu yer, uyurdum. Şimdi onu yemediğim için uykum kaçtı. Bir türlü uyuyamıyorum.

Dev karısı — Süt mandırada. Mandırada buraya bir saat. Dağ başında kar varsa da o da yarım saat uzakta. Dondurma iki saate kadar hazır olmaz.

Keloğlan — Üç saat olsa bile zararı yok. Çünkü dondurma olmazsa sabaha kadar uyuyamayacağım.

Dev karısı — Peki öyle ise bekle! iki saate kadar dondurma ile beraber geleceğime söz veririm.

Dev karısı gitti. Mandıradan süt, karlı dağdan kar getirdi. Dondurmayı yapıp, Keloğlanın önüne koydu. Keloğlan arkadaşlarını uyandırdı. Dondurmadan güzelce ye­diler. Arkadaşları yeniden uyudular. Keloğlan da uyur gibi yatakta uzandı. Yarım saat geçer geçmez, dev karısı yeniden kapıya geldi. Yavaş sesle bağırdı:

Dev karısı — Uyur uyanık, kim var?

Keloğlan — Ben varım, teyze!

Dev karısı — Neden uyumazsın Keloğlan?

Keloğlan — Annem dondurmadan sonra, bana âlâ kıymalı bir suböreği pişirirdi. Onu yedikten sonra rahatça uyurdum.

Dev karısı — Koyunlar ağılda. Ağılsa, buraya bir buçuk saat uzak. Demek ki yine iki saat bekleyeceksin.

Keloğlan — Beklerim teyze!

İki saat sonra, çocuklar, suböreğini de yediler. Tekrar yatağa girip uyudular. Yarım saat sonra, dev karısı yine geldi.

Dev karısı — Uyur uyanık kim var?

Keloğlan — Ben varım teyze!

Dev karısı — Niçin uyumazsın Keloğlan?

Keloğlan bu sefer de, bir tepsi baklava istedi. Bundan sonra da, sırasıyla elmasiye, muhallebi, kuzu dolması istedi. Dev karısı, tek, Keloğlan uyusun diye her istedi­ği yemeği pişirip getiriyordu. Son yemeği yapmak için, yine ağıla gitmeye mecbur oldu. Ağılın bir buçuk saat uzak olduğunu Keloğlan biliyordu. Bu sırada, güneş ilk ışıklarıyla ufku yaldızlamaya başladı. Keloğlan, arkadaş­larını uyandırdı. Köşkün kulesine girerek demir kapısı­nı arkadan sürmelediler. Kulenin tepesindeki gezinti ye­rine çıkarak dev karısının geri gelmesini beklediler.

Biraz sonra da, dev karısı geldi. Çocukları köşkte bulamayınca kaçmış olduklarını zannetti. Bu anda kule­nin tepesinden gülüşler, kahkahalar işitti. Bir de ne gör­sün, çocuklar kulenin tepesinde! Hemen, kuleye hücum etti. Kulenin demir kapısı sımsıkı kapanmıştı. Dev karısı, hiddetinden ne yapacağını şaşırdı. “Çocuklar, kapıyı açın.” diye bağırdı. Çocuklar, yukarıda türkü söyleyerek oynuyorlardı:

Ey yalancı süt annemiz!

Sen istedin bizi yemek,

Senden daha kurnazız biz,

Çektik senden türlü yemek,

Dev karısı, dev karısı,

Gitti yağın tam yarısı!

Pek tatlıydı dondurmanız,

Kaymaklıydı muhallebi..

Bizi köşke kondurmanız,

Sizi etti fakir gibi…

Dev karısı, dev karısı!

Gitti sütün tam yarısı!

Ne güzeldi suböreği

Titriyordu elmasiye

Harap ettik hep mideyi

Baklavadan yiye yiye

Dev karısı, dev karısı!

Gitti balın tam yansı!

Dev karısı bu sözleri işitince kapıyı yıkmak için bir kazma aramaya gitti.

Dev karısı kazma ile gelince Keloğlan sordu:

—Teyze bu kazma ile ne yapacaksın?

Kuleyi yıkacağım.

Kuleyi niçin yıkmak istiyorsun?

Seni ele geçirmek için,

Ya ben kendi ihtiyarımla yanına gelirsem?

O vakit seni evlâdım gibi severim.
Keloğlan arkadaşlarına yavaşça şu sözleri söyledi:

— Ben kuleden aşağı ineceğim. Alay için kendimi ona teslim edeceğim. Dev karısı bana bir şey yapamaz. Siz hiç korkmayın!

Keloğlan, kendisini kulenin penceresinden sarkıttı. Dev karısı sağ elini uzatarak Keloğlanı oradan aldı. Sol elinde tutmakta olduğu bir çuvalın içine koydu. Çuvalın ağzını sıkıca bağladı, dedi ki

— Keloğlan, bu halinde de bana bir oyun yap ta göreyim. Şimdi mutfağa gidiyorum, dişlerimi takıp geleceğim, seni kıtır kıtır yiyeceğim.

Keloğlan — Yiyebilirsin afiyetler olsun teyze!

Dev karısı, mutfağa koştu. Keloğlan, hemen cebinden çıkardığı küçük bir bıçakla çuvalı yardı; içinden çıktı. Bahçede, Dev karısının sevgili buzağısı otluyordu. Keloğlan onu tuttu, getirdi. Çuvalın içine koydu, ağzını sımsıkı bağladı. Kendisi, sazların arasına girerek sak­landı.

Bu anda dev karısı geldi. Kazma gibi dişlerini ağzına takmıştı. Çehresi ifritlerden, zebanilerden daha kor­kunç bir şekle girmişti. Koşarak geldi. Çuvalı yakalayarak ağzına götürdü. Çuvalla beraber içindeki mahlûku yemeye başladı. Hepsini yedikten sonra, elinde püskül gi­bi bir şey kaldı. “Bu nedir, acaba?” diyerek gözlerine doğru yükseltti, baktı, bir de ne görsün? Biricik sevgilisi ve dünya yüzünde bir tek nazlısı olan buzağısını yemiş, kuyruğu elinde kalmıştı. Bunu görünce, dev karısı hid­detinden yere düştü, bayıldı.

Keloğlan, dev karısının bayıldığını görünce arkadaşlarına “Kuleden ininiz, kaçalım,” dedi. Arkadaşları kuleden inerek ırmağa doğru koşmağa başladılar. Dev karısı ayıldı, bunların ırmağa doğru koşmakta olduklarını görünce arkalarından seğirtti. Çocuklar ırmağın kenarına geldi­ler. Orada yüce söğüt ağaçları vardı. Keloğlan, “Çabuk her birimiz bir ağacın tepesine çıkalım!” dedi. Her biri hemen minare kadar yüksek bir ağacın tepesine çıktı. Dev karısı yetişince çocukların yüce söğütlerin tepesin­de şakrak kahkahalarla gülüştüklerini gördü.

Dev karısı — Oraya nasıl çıktın, Keloğlan?

Keloğlan — Teyze, ağacın altına bir sabun, onun üstüne bir bıçak, bıçağın üstüne yine bir sabun koyarak bir merdiven yaptım. Bu merdivene basarak ağacın tepesine kadar çıktım.

Dev karısı, hemen köşke gitti, birçok sabunlarla bıçaklar getirdi. Biribiri üzerine istif ederek, bir merdiven yaptı. Bunun üzerine çıkınca, ayakları kesildiğinden tabanlarından, parmaklarından kan akmaya başladı. Ve birdenbire merdiven yıkılarak yere yuvarlandı. Dev karısı biraz sonra, bin güçlükle yerinden kalkarak bir balta getirmeye gitti.

Keloğlan arkadaşlarına “Ağaçlardan inelim, ırmaktan yüzerek karşı sahile geçelim” dedi. Çocuklar birer balık gibi yüzerek suyun öte yüzüne geçtiler. Dev karısı, köşk­ten dönünce, çocukları karşıki sahilde gördü.

Dev karısı — Oraya nasıl gittin, Keloğlan?

Keloğlan — Teyze! Irmağın ortasına bir değirmen taşı yuvarladık. Ona basarak bu tarafa geçtik.

Dev karısı — O halde bekleyin; şimdi size yetişirim.

Dev karısı hemen yakındaki değirmene koştu. Oradan bir değirmen taşı getirerek ırmağın ortasına attı. Taş, ırmağın çok derin olan dibine daldı. Dev karısı, ırmağın ortasında gerçekten bir atlama taşı varmış gibi bir ayağını ırmağın ortasına attı. Ayağı boşluğa gelince, “Gümm!” diye suyun içine düştü. Dev karısı yüzme bilmiyordu, vücudu dağ parçası kadar ağırdı. Kocaman gövde kö­püklü sulara bir kaç kere dalıp çıktı. En nihayet boğul­du, gitti.

Keloğlan, dev karısının boğulduğunu görünce, suda yüzerek yanına geldi. Tırmanarak başının üstüne çıktı. Bıçağıyla dev karısının gözlerini ve kulaklarını kesip çıkardı. Bunları dağarcığına koyduktan sonra, ırmağın kıyısına döndü. Arkadaşlarıyla beraber, o memleketin payitahtına gittiler. Dev karısının gözleriyle kulaklarını pa­dişahın sarayına götürdüler. Dev karısı senelerden beri memleketi harap etmişti. Padişah, kim bu dev karısını öldürürse ona büyük mükâfatlar vereceğini ilân etmişti. Padişah, Keloğlanla arkadaşlarına “Nasıl bir mükâfat istersiniz?” diye sordu. Keloğlan dev karısının hazinelerini bize verirseniz başka bir şey istemeyiz” dedi.

Padişah, bu “Hazineler zaten sizindir” diyerek her birine kırk katır verdi. Onları mallarını getirmek için dev karısının köşküne gönderdi. Bunlar, oradaki hazineleri aralarında taksim ettiler. Her biri hissesini kendi katırıyla payitahta getirdi. Dört arkadaş birer konak satın aldılar. Birer dükkân açtılar, iş güç sahibi oldular.

(Ziya Gökalp , Altın Işık- Halk Masalları, İstanbul 1974, s.9-16)

ZİYA GÖKALP (1876-1924) Diyarbakır’da ilkokulu, Askeri rüştiyeyi, Mülkiye mektebini okuduktan sonra İstanbul Baytar Mektebinde öğrenimini tamamlar. Gazete ve dergilerde şiir ve yazılar yayımlar. Gençlerin milli özelliklere yönelmesi için uğraşır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü kurar. İstanbul işgalinde İngilizler tarafından Malta’ya sürülen aydınlar arasındadır. Cumhuriyet gazetesinde etkileyici yazıları çıkar.

ESERLER-ŞİİR: Kızıl Elma, Altın Işık, Yeni Hayat, DÜŞÜNCE: Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak. MEKTUP: Limni ve Malta Mektupları.

(11226)