Al’lı ile Fırfırı, Oğuz Tansel

0
328

Zaman zaman içinde, mavi vaktin birinde, bir padişahın bi’tecik kızı varmış. Bu kız hem güzel hem de zeyrekmiş. Evlenecek yasa gelince isteyenleri beğenmez bu kız. Bir evde bir kız, hele padişah kızı olursa. O istemeye görsün: sular durur, dağlar yürür, tavşanlar uçar. Karakışta kınalı güller açar. Bir dediği iki olmaz. Güzel de olsa çoğu çekilmez bunların. Binde birine ‘kız derim sana!’ Aramaylan bulunmaz, tadına doyulmaz.

Al’lı ile Fırfırı, Oğuz Tansel, Yaz Yayınları, Elektronik Ofset, İstanbul 1976, 142 s. Kapak ve desenler: ressam Seniye Fenmen.

BİRKAÇ SÖZ

Masalların çocuk eğitimindeki önemi bilinen bir gerçektir. Çocuklara, gençlere kitap sevgisi, okuma alışkanlığı, ana dilin incelikleri, en çok, masallarla verilebildiği kanısındayım.

Çocuk kitaplıklarımızın yetersizliğini düşünerek 1959’da Dost Yayınları arasında ALTI KARDEŞLER’i; 1960’da YEDİ DEVLER’i; 1963’te Halkevleri Genel MerkeziYayınyarı arasında ÜÇ KIZLAR’ı; 1966 yılında Yaz Yayınları arasında MAVİ GELİN’i; bu kez de AL’LI ile FIRFIRI’yı çıkarmış bulunuyorum.

Bu kitapları 9-15 yaşındakiler için düzenledim ya, daha küçüklere sadeleştirerek dinletebilirsiniz, büyükler de severek okuyabilir.

Bu masallar; çocukların bilincine iyiliği, doğruluğu, güzelliği, ceza sez, notsuz yerleştirir. Masal kahramanlarının özellikleri olan korkusuzluğu, atılganlığı, becerikliliği, güçlükleri yenmeyi benimsetip aşılar çocuklara. Bütün yaratıkları sevmeyi, kötülüklerin cezasız kalmayacağını öğretir.

Öğretmenlerin, ana, bababaların bu öğretici, yaratıcı halk sanatından gereğince yararlanacaklarını umarım. (s.9)

İÇİNDEKİLER: Birkaç Söz; Tekerleme; Üç Peri Kızı; Al’lı ile Fırfırı; Odunucunun karısı; Mavi Benekli Firik; Çobanla Beş Kızı; Naz Kız; Becerikli Kız; Alaca Bulaca; Dünya Güzeli; Balıkçı; Kabak Donunda Kız; Topal Der; Masal Çalışmalarımla İlgili Açıklama.

METİN: AL’LI ile FIRFIRI

Zaman zaman içinde, mavi vaktin birinde, bir padişahın bi’tecik kızı varmış. Bu kız hem güzel hem de zeyrekmiş. Evlenecek yasa gelince isteyenleri beğenmez bu kız. Bir evde bir kız, hele padişah kızı olursa. O istemeye görsün: sular durur, dağlar yürür, tavşanlar uçar. Karakışta kınalı güller açar. Bir dediği iki olmaz. Güzel de olsa çoğu çekilmez bunların. Binde birine ‘kız derim sana!’ Aramaylan bulunmaz, tadına doyulmaz.

Günler şimşekçe çakıp geçer, aylar yıldızca akıp geçer. Dünür düşenlerden birine kızının “evet” demesini ister padişah. Kız, bu üstelemelere dayanamaz. Günlerden bir gün:

“Padişah babam, diyor, yarın sabah, günün burnuyla, penceremden, karşı yolu gözetleyeceğim. Kim olursa olsun, ilk geçen ergen erkekle evleneceğim!”

Babası, kızının, kendine, koca seçme kolaylığına hem seviniyor hem de üzülüyor. Kız dediği gibi yapıyor. Ertesi sabah gün doğmadan, yola bakmaya başlıyor. Günün ilk ışıkları içinde Alkuşaklı bir adam geçiyor kar­şıdan. Kız, o adamı getirtiyor önüne:

“Benim suruma sen düştün, diyor, seninle evleneceğim!” Adam:

“Olur ama ben buralı değilim, ülkem, evim buraya çok uzak.” diyor.

Kız, adamın evini, yerini görmek istemiş olacak. Bir arabaya biniyorlar. Az gidiyorlar, uz gidiyorlar; dere, tepe düz gidiyorlar; aftı ay, bir güz gidiyorlar. Arabanın çıkamayacağı bir yere varıyorlar. Arabayı geri gönderip bir süre de yaya yürüyorlar. Alkuşaklı, bir demir kapının önünde duruyor. İri bir anahtar çıkarıp acıyor. İçeri girince, kıza kırk anahtar veriyor:

“Burası benim evim diyor. Otuz dokuz odasını aç, gör, gönlünce gezip eğlen, Yalnız kırkıncıyı açayım deme sakın!..”

Günler sonra, kızın içine bir kurt düşüyor. ‘Bakayım şurada ne varmış’ diye kırkıncı odayı acıyor. Alaca karanlık bir oda. Tavana yakın küçük bir penceresi var. Kız buradan dışarıya bakıyor, bir de ne görsün! Alkusaklı, yeni bir sin açmış, çukurun içinde ölünün ciğerini yiyor. Bunu görünce kızın ödü kopuyor. Kendini zar zor topaladıktan sonra kapıyı kilitleyip çıkıyor. Gömülüp kalıyor acı düşüncelere.

Önceki günlerde olduğu gibi, akşam Alkuşaklı gellr.

“Bugün nerelerdeydin, neler yaptın?” der, kız. Al’lı, bu sorudan kırkıncı odanın açıldığını anlar.

“Sen, bugün, gördüklerini anlat, haydi bakalım ” diye üsteler. Kız, dayanamaz, anlatır. Al’lı küplere biner. ‘Hııır’diye sesler çıkarır;

“Şimdi, seni, yiyeceğim.” der. İşin şaka olmadığını anlayan kız:

“Yaşantımın sonu geldiğine göre, senden, on beş dakkalık zaman istiyorum. Kaçacağımı sanıyorsan, bir urganla belimden bağla. Çişimi edip geleyim.” der. Al’lı ‘peki’ der. Kızın belinden bağlar. Urganın ucun­dan sıkıca tutar. Kız odadan çıkar. Merdivenden İner. Ayakyolundaki bir ağaca, belindeki urganı bağlar. Ayakkabılarını çıkardığı gibi kaçmağa başlar. Ardından kurşun atsan yetişmez..

Odada kalan Al’lı, biraz durur, urganı çeker; az durur yine çeker. Gidip bakmak olmaz. Bu, bekleyedursun…

Kız, bir saatta bir konaklık yol alır; ağaçları görkem­li bir ormana ulaşır. Yaslı, yoksul bir nine çıkar karşısı­na;

“Kızım, der nine, yüzün kıpkırmızı; gözlerin yuvalarından fırlamış. Soluk soluğa kalmış, terlere batmışsın. Söyle yavrum, neyin var…?”

“Aman nineciğim, sözü bırakalım. Boynumdaki, bileklerimdeki altın, elmas bezekleri vereyim; giyitlerimizi değişelim. Benimkileri sen giyiver, seninkileri bana ver.”

Nine kabul ediyor. Kız giyiniyor onun eski püskülerini. Kızın verdiği değerli bezeklere karşılık, nine de büyütü üç ceviz veriyor;

“Kızım, her nerede basın darda kalırsa, bu cevizleri açar, güçlükleri yenersin. Surun açık olsun…’ diyor. Kız cevizleri koynuna koyar. Esenleşip ayrılıyorlar. Kız, Al’lı yetişir diye korkuyor, bir yandan da tanıyamaz diye umutlanıyor. Gün batana dek gidiyor. Görkemli bir ağa­cın tepesinde geçiriyor geceyi. Ortalık aydınlanınca dü­şüyor yola, uçarcasına gidiyor. Durup dinlenmeden yü­rüyor. Bir ülkeye ulaşıyor, Kaşık çalımında kente giriyor, bir konağı kestiriyor gözüne; kapısını çalıyor. Kapıya çı­kanlara:

“Ne olur, beni, yumuşçu alın…” diye yalvarır. Onlar:

“Burada biz bile çoğuz.” deyip savmak isterler ya, kız gitmez; yalvarıp yakarmayı uzatır. Bu konak padişahınmış. Kapıya çıkıp kızla konuşan cariyeler, durumu pa­dişaha anlatırlar. Bunu çağırtır padişah:

“Konağımda çok yumuşcum var, sana yerim yok.” der.

“Padişahım, mutfağınızda yatarım. Soğan ayıklar, bulaşık yıkarım. Kimsesizim…” gibi yumuşatıcı sözler söyler. Bunun üzerine padişah kızı kabul eder. Adını sorunca Fırfırı’ der.

Günlerce mutfak yumuşlarını görür, orada yatar kalkar. Hiçbir yere çıkmaz.

Bu padişahın bi’tecik oğlu varmış. Evlenme zamanı gelmiş. Babası ‘oğlum, hangi kızla evlenmek istiyor, diye sordurmuş. Oğlan:

“Padişah babam, buyurup tellâllar çağırtsın. Kentin kızları güreş alanında toplanıp önümden geçsinler; içlerinden birini seçerim.” diyor.

Tezinden tellâllar çağırtılıyor, Gelinlik kızlar güreş alanında toplanıyorlar. Padişahın oğlu, yüksekçe bir kayanın üstüne çıkıyor. Herkes bu törene gidiyor, konakta yalnız Fırfırı kalıyor.

Padişah gelini olmak umuduyla bütün kızlar iki dirhem bir çekirdek, oğlanın önünden geçmeğe başlıyorlar. Öte yandan, mutfaktaki Fırfırı koynundan bir ceviz çıka­rıp açıyor, içinden hemen, ortaya mavi bir at. mavi bir giyit, eldiven, ayakkabı çıkıyor. Fırfırı bunları giydiği gibi, biniyor mavi atına; sürüyor tören alanına. Bir kırbaç şaklatıyor, oğlanın önünden yel gibi geçip kayboluyor. Güreş alanındakiler, oğlan şaşırıp kalıyorlar. Oğlan:

“Tutun şu mavi atlı kızı.” demeye kalmadan, kız uçup gitmiş, İşte onu seçtim diyor ya, kızı bulamıyorlar. Seçme töreni erteleniyor. Oğlanın usunun ortasında mavi atlı kız. Bir hafta yılca uzun geliyor, ona. Gündüzleri düşlüyor, geceleri düşünde görüyor mavi giyitli kızı.

Bir hafta sonunda yine başlıyor tören. Güreş alanı binbir boyada, bahar bahçesi gibi. Kızların kimi atlı, kimi yayan, herbiri ayrı boyada, ayrı çiçek. Kimi mor menek­şe, akzambak kimi…

Konaktakiler, Fırfırı’yı da götürmek için zorluyorlar. Tören çok eğlenceli oluyor, görürsün… Önceki hafta bir güzel kız geçmişti ama tutamadık, kalabalıkta yitirdik.’ diyorlar. Fırfırı gitmiyor. Konakta kimse kalmayınca, bu yol cevizin ikincisini açıyor Fırfırı. Ortaya, mor bir at, mor bir giyit, eldiven, ayakkabı… bir eksiksiz çıkıyor. Giyinip kuşanıyor. Atladığı gibi ata, varıyor seçme alanına. Fırfırı, oğlanın önünden yel gibi geçip kayboluyor. Oğlan, bunu seçtim’ diyemeden uçup gidiyor mor atlı kız. Töreni ertesi haftaya bırakıyorlar yine.

Oğlan yanıp tutuşuyor. Hafta sonunu iple çekiyor. Tören günü, alanda toplanıyor herkes. Oğlan da yerine çıkıyor. Fırfırı ak giyitler giyinmiş, doru bir ata binmiş, oğlanın önünden geçip kayboluveriyor. Kızı bir türlü yakalayamıyorlar. Padişahın oğlu da bu törenlerden vaz ge­çiyor. Ama o kızı tutamadığına çok üzülüyor. Bu yüzden sayrılanıp yataklara düşüyor.

Oğlunun durumuna kaygılanır padişah. Hekimlere ısmarlar, oğlanın derdini bilen çıkmaz. En sonunda ünlü bir bakıcı kadın bulup getirirler. Bakıcı, oğlanı görür görmez derdinin sevi olduğunu anlayıverir. Bakıcı:

Göz pınarlarına baka baka, “oğlunuzun sevdiği kız bu konakta. Ben, onu bulup çıkarırım.” der. Bakıcının çevresindekiler:

“Nasıl olurl Seçme törenlerinde, konakta kimse kalmıyordu. Yalnız Fırfırı adında bir sünepe kalırdı mutfak­ta.”derler. Bakıcı:

“Şimdi, diyor, o Fırfırı’yla bir çorba gönderin buraya/’

Fırfırı çorbayı götürüyor. Kapıdan içeri adımını atar atmaz, koynundan üç ceviz ortaya yuvarlanıveriyor. Aynı boyada üç tane at çıkıyor ortaya. Oradakiler:

“Demek, bu oyunlar senin başının altından çıkıyordu…” diyorlar Fırfırı’ya. Kız, başından geçenleri bir bir anlatıyor. O gün düğün yapmağa kalkıyorlar, Padişah oğlu düğünü bu! Kırk gündüz, kırk gece sürüyor. Fırfırı’yla padişah oğlu evleniyor.

Öte yandan Al’lı, kızı arıyormuş. Sora İzleye kızın gelin olduğu kente gelmiş. Fırfırı’nın evlendiğini anlamış. Döküp düşünüyor, konağa girmenin yollarını kuruyor. Kendini bir masa aynasına dönüştürüyor Al’lı. Padişahın oğlu bu aynayı görünce beğenip alıyor. Götürüp odanın duvarına asıyor. Gelin, yalnızken aynaya bakıyor. Sallanıyor ayna: ‘Seni yiyeceğim. Beni aldatıp kaçtın.’ diyor. Fırfırı’nın korkudan ödü kopuyor. Koşup kocasına: ‘bu ayna konaktan atılsın’ dîye tutturuyor. Bunun üzerine ay­nayı atıyorlar…

Al’lı, bu kez güzel bir düve oluyor. Fırfırı’nın kocası bu düveyi görünce beğenip alıyor. Getiriyor konağın avlusuna, baltasından bağlıyorlar. Varıyor karısına:

“Sana güzel bîr düve aldım. Tüyleri kırmızımtırak, pırıl pırıl, yağızın süzmesi. Hiç böylesi görülmemiştir…” gibisine öğüyor. Gelin gidip bakıyor. Onu gören düve: ‘elimden kurtulamazsın seni yiyeceğim’ diyor. Fırfırı, kocasına koşuyorl “Bu hayvanın bakışını sevmedim” diyor; düveyi savduruyor konaktan.

Al’lı bu, çok oyunlu. Bu yol da bir halıya dönüştürmüş kendini, tam odalarına göre. Boyaları cıvıl cıvıl, süs­lemeleri biçim biçim. Padişahın oğlu bu halıyı çok beğe­niyor, alıp konağa gönderiyor. Halı, Fırfırı’yı görünce kı­mıldanıyor: ‘Kurtuluşun yok, nasıl olsa, seni, yiyeceğim’ diyor.

Gelin kocasını bekliyor. Akşama doğru geliyor kocası. Karısı, halıyı sevmediğini, geri göndermesini İstiyor ya, bu kez sözüne kulak asmıyor, padişah oğlu. Gece, herkes derin uykuya gömülünce halı, Al’lı’ya dönüştürüyor kendini. Konaktakilerin uyanıklık özlerini alıp topluyor. Bu özleri mavi kanatlı sinekler biçimine koyar, bir kavanoza kapatıyor bunları. Sonra geliyor Fırfırı’nın yanına:

“Haydi, kalk bakalım.” diyor. Bunu gören Fırfırı korkuyor. Başlıyor kocasını dürtmeye, çimdiklemeye, bir türlü uyandıramıyor. Bu konakta herkes uyanmaz uykularda. Fırfırı kalakalıyor. Al’lı, odanın ortasına kurduğu, su dolu kazanı gösteriyor: “Kendini, bana, çok arattın. Haşlayıp yiyeceğim seni. Su kaynayana dek bîr kahve pişir, bana.” diyor. Fırfırı’nın pişirdiği kahveyi İçtikten sonra:

“Gel bakalım, şu kazana gir “diyor.

“Nasıl girileceğini, sen, bir göster de gireyim.” di­yor Fırfırı.

“Söyle gireceksin” diye gösterirken, gelin; can kor­kusundan sıyrılıp yüreklenir Al’lı’yı kazana iteleyiverir. Ö, başlandıkça odayı, konağı al ışıklar buruyor. Böylece, insan kılığındakı canavardan kurtuluyor dünya.

Fırfırı, bu sevinçle kocasını uyandırmaya çalışır, uyandıramaz. Başkalarına koşar, konaktakilerin hiçbirini uyandıramaz. Ne yapacağını şaşırıyor, dönüp dolaşırken gözüne bir kavanoz ilişiyor: ‘Bu sinekler de bencileyin bunalmıştır’ diye kavanozun kapağını açıyor. Uçuşan si­nekler, kendi varlığının tenine gidip uyanıklık özüne dö­nüşüyor. Konaktakilerin tümü uyanıyor. Fırfırı, olup bi­tenleri anlatıyor onlara. ‘Bu canavardan kurtulduk’ diye düğün, bayram ediyorlar.

Bütün kızlar, gelinler Fırfırı yürekli olsunlar. Dünya­mız kötülerden kurtulsun. O ülkedekiler birlik, mutluluk içindeydiler. Oradan geliyorum, armağanlar gönderdiler hepinize.

(Oğuz Tansel, Al’lı ile Fırfırı, İstanbul 1976, s. 27-34)

OĞUZ TANSEL (1915-1994), İstanbul Pertevniyel Lisesi’nden sonra İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi (1938). Okullarda ğretmen ve yöneticiydi. Al’lı ile Fırfırı eseriyle Türk Dil kurumu 1977 Çocuk Yazını Ödülü’nü kazandı.

ESERLERİ-MASAL: Altı Kardeşler, Yedi Devler, Mavi Gelin., Çobanla Bey, Konuşan Balıkla Yalnız Kız.

(4727)