Sevdalı Bulut, Nazım Hikmet

Sevdalı Bulut, Nazım Hikmet, Cem Yayınevi, Arkadaş Kitaplar, İstanbul 1980, 142 s.

İÇİNDEKİLER: Az Gittiler, Uz Gittiler; Oğluma Masal 1; Oğluma Masal 2; Oğlumun Ninnisi; Dokumacılar; Sevdalı Bulut; Hızır; Allem Kalem; Kör Padişah; Yeraltı Kartalı; Keloğlan; Keloğlan’la Tilki; Keloğlan’la Devanası; Ayağına Diken Batan Karga; Kocakarıyla Tilki; Kediyle Kaplan

 

Nazım Hikmet’in Ön sözü:

 

“Bence edebiyat bütün çeşitleriyle masalla başlar, masalla bi­ter. Ama gene de masal şiire yakındır en çok. Ritmiyle, tekrarlarıyla, lakonikliğiyle, hayaliyle, hasretiyle, dramıyla, trajedisiyle, eşyası ve insanı işleyişiyle, tabiatta ve cemiyette eşine rastlan­mayan, ama umutlarımızı, korkularımızı, sevinçlerimizi bütün derinlikleri, bütün genişlikleriyle taşıyan yeni eşyalar, yeni insanlar, yeni hayvanlar yaratışıyla masal elbette ki en çok şiire yakındır.

Dillerin üstünde bir dil olan musiki bile bütün milletlerin, bütün eşyaların, bütün kültür seviyelerinin ortak malı değildir daha. Asya müziğini Avrupalı kulak hemen ilk dinleyişte anlamaz. Beethoven bütün kültür seviyeleri için hemen anlaşılacak bir besteci değildir. Ama masal bütün milletlerin, bütün yaşla­rın ve kültür seviyelerinindir. En koyu Arap sanılan bir masalı, Japon, yahut İngiliz hemen anlar ve hemen sever. Rus ister işçi, ister kolhozcu, ister atom bilgini olsun, en koyu Türk masalının tadına hemen varır. Hintli çocukla babası aynı masalı dinleye­bilir. Masallar insanlığı kaynaştırır. Eninde sonunda bütün milletler aşağı yukarı aynı sosyal gelişme yollarını biraz daha ağır, biraz daha hızlı, biraz daha kestirme, biraz daha dolambaçlı geçtiklerinden ve bir büyük kaynaktan gelip büyük denize doğru yöneldiklerinden, yerli özellikleri, gelişmedeki çeşitli manzaraların ayrılıklarını aksettirmelerine bakmaksızın, masal­lar eninde sonunda birbirine benzer. Bilginler bu benzerliğin nedenleri etrafında tartışıyor, çeşitli görüşler ileri sürüyorlar. Beni ilgilendiren, tekrar ediyorum, benzerliklerin halkları birbirine yakınlaştırması. Bence nasyonalizmin sökmeyeceği kültür alanlarından biri de masallar dünyasıdır.

Bu kitapçıkta, büyük Türk folklorcusu Boratav'ın öğrenci­lerinin halkın ağzından dinleyip topladıkları bazı masalları kendime göre işledim. Neden diyeceksiniz? O masalları bugü­nün bazı sorunlarına karşılık vermeye yöneltmek için, masal tekniğini taklit ederek değil, kendim de bazı denemeler yaptım. Benimkilerini beğenip beğenmeyeceğinizi bilmem, ama Boratav'ın topladığı masalları beğeneceğinizden eminim.

Masal dinlemek, okumaktan iyidir. Başlayayım anlatmaya : Bir varmış, bir yokmuş...”

METİN: SEVDALI BULUT (1962), MASAL,

Derviş, servinin altına oturdu. Kuşağından neyini çıkardı. Üflemeye başladı. Neyin deliklerinden ağaçlar fırladı havaya, sanki ağaçlar neyin içindeydi de derviş üfledikçe dışarı fırlıyor­lardı. Neyin deliklerinden dağlar, dereler, yollar fırladı havaya. Neyin deliklerinden havaya fırlayan ağaçlar, dağlar, dereler, yollar dünyanın öbür ucunda dağsız, deresiz, yolsuz, ağaçsız bir çöle düştü. Çölde dağlar, ağaçlar yükseldi, dereler aktı, yol­lar uzandı. Buraya Ney ülkesi denildi.

Derviş bir soluk aldı. Sonra neyini tekrar üflemeye başladı. Neyin bir deliğinden kara sakallı, gaga burunlu, patlak gözlü bir adam fırladı havaya, havada bir iki takla attı, dervişin ya­nına düştü. Adamın adı Seyfi'ydi, Kara Seyfi. Kara Seyfi sağına soluna bakındı. Dervişin cebine soktu elini, para kesesini çaldı, kaçmaya başladı. Derviş bir taş aldı yerden Kara Seyfi'yi nişan­layıp attı. Taş öyle bir hızla çarptı ki Kara Seyfi'ye, herif lastik top gibi sıçradı. Öyle de sıçradı ki fırladı havaya. Havada uçtu gitti dünyanın öbür ucundaki Ney ülkesinde bir dağın başına düştü. Daha doğrusu dağ başında duran kır bir atın gümüş kakmalı eyeri üstüne düştü. Eyere iyice yerleşen Kara Seyfi do­laylara şöyle bir göz attı. Dağdan ovaya koyun sürüleri iniyor­du. Bu sürüler onundu. Karşı yaylada allı karalı, aslan yeleli beygirler otluyordu. Bu beygirler onundu. Aşağıda, yolda deve kervanları gidiyordu, baharat, kahve, ipekli kumaş, fildişi yük­lü kervanlar. Bu kervanlar onundu. Ovada göz alabildiğine buğday, çavdar, pamuk tarlaları uzanıyordu. Bu tarlalar onun­du. Uzun lafın kısası, Ney ülkesinin en variyetli (varlıklı) adamıydı Kara Seyfi.

Kara Seyfi kır atının üstünde, dağ tepesinde, dolaylara bakıyordu. Patlak gözleri hırstan parlıyordu, çalı gibi sert kara sa­kalı oynuyordu.

Biz Kara Seyfi'yi burada böyle bırakalım da dönelim dervişin yanına. Servinin altında oturup ney çalan dervişin neyinin bir deliğinden bir kız fırladı havaya, sonra ya­vaşça düştü yere, dervişin yanı başına. Kız dünya güzeliydi. Sırma saçları topuklarında. Yüzü ay parçası. Ela gözlerinin kara kirpikleri uzun mu uzun, kıvır mı kıvır. Kız henüz on beş ya­şında. Adı da Ayşe. Ayşe elini öptü derviş babanın. Elpençe di­van durdu karşısında. "Emret derviş baba", dedi, "görülecek işin varsa göreyim. Karnın açsa tarhana pişireyim sana. Uykun geldiyse döşek sereyim altına."

Derviş gülümsedi, "Sağ ol, Ayşe kız," dedi, "karnım da aç değil, uykum da yok."

Derviş böyle dedi. Ayşe'nin omuzunu sıvazladı. Ayşe bir tüy gibi salına salına yükseldi. Havada nazlı nazlı, salına salına uçtu, uçtu. Dünyanın öbür ucundaki Ney ülkesinde bir elma ağacının çiçekli dalına kondu. Çiçekler mi daha güzeldi, Ayşe kız mı? Bana sorarsanız, Ayşe kız elma çiçeklerinden daha güzeldi. Dala iyice yerleşti Ayşe kız, çiçeklerin arasından da baktı dolaylara. Elma ağacı bir bahçedeydi. Bu bahçe Ayşe kızındı. Güller açmıştı, al, sa­rı, ak, pembe güler, ateş gülleri, kayısı gülleri. Laleler açmıştı bi­çim biçim, karanfiller açmıştı oylum oylum. Ayşe kız indi elma dalından, bir kova aldı eline, başladı çiçekleri sulamaya. Bahçe çitle çevriliydi. Kara Seyfi dörtnala geldi Ayşe kızın bahçe kapısı­na. Atından inmeden çitin üstünden selendi: "Ayşe, hey, Ayşe!"

Ayşe kız kovasını yere koydu, sordu Kara Seyfi'ye : "Yine mi geldiniz?"

Kara Seyfi sesini bir kat daha kalınlaştırdı : "Yine geldim", dedi, "her gün de geleceğim, şu kuruyası bahçeni bana satana kadar."

Ayşe kız, kuş sesinden tatlı sesiyle karşılık verdi: "Ben bahçemi ne size, ne başkasına satıcı değilim. Kaçtır söylüyorum bunu."

Kara Seyfi gümüş saplı kırbacıyla çitin üstüne vurup hay­kırdı: "Bu ülkede senin bahçenden gayri her şey benim, bu ku­ruyası bahçe malımın mülkümün orta yerinde kara diken gibi duruyor. Nasıl olsa kazıyacağım kökünü bu kuruyası..."

Kara Seyfi sözünü bitiremedi, beygiri bir kişnedi, bir kıç at­tı, Kara Seyfi yuvarlandı yere. Bu neden oldu? derseniz anlata­yım: Kara Seyfi çitin öbür yanında yolda, beygirin üstünde, bahçedeki Ayşe kızla konuşurken, yoldan geçen bir tavşan bey­girin arka sol ayağını öyle bir dişledi ki, hayvan can acısından kişneyip kıç atınca Kara Seyfi de işte böyle yere yıkıldı. Bu ara­da bir iş daha oldu ki anlatmam gerek: Seyfi yolda toz içinde debelenip can acısıyla avaz avaz haykırırken, tavşan da korku­sundan tabanları yağlayıp kaçarken, Ayşe kızın bahçesinden bir ak güvercin uçtu. Ak güvercin geldi Kara Seyfi'nin tepesine, nişan alıp yukardan pisledi iki kaşının orta yerine. Kara Seyfi öyle öfkelendi ki bu işe, canının acısını unutup fırladı ayağa. Okunu yayına koyup nişan aldı güvercine. Ayşe kız bunu gö­rüp haykırınca ak güvercin pırr kaçıp gitti. Ak güvercin pırrr kaçıp gidince Kara Seyfi bindi atına, trak trak da trak trak dört­nala başladı kovalamaya kuşu. Kara Seyfi ak güvercini kovalayadursun, biz dönelim dervişin yanına.

Derviş servi ağacına dayanmış neyini üflüyordu. Neyin bir deliğinden bir bulut fırladı havaya. Derviş neyini üfledi, bulut da yükseldikçe yükseldi, gökyüzü çayırından otlayan bir kuzu gibi ağır ağır ilerledi, yürüdü, dünyanın öbür ucundaki Ney ülkesine doğru. Bulut, Ney ülkesinin sınırını aştıkça, aşağıda bir tarlada, başaklar arasında bıyıklarını temizleyen tavşanı gördü. Bu tavşan Kara Seyfi'nin beygirinin sol art ayağını dişleyen tavşandı. Tav­şan da başını kaldırdı bulutu gördü. Tavşanın bıyıklarını temizle­yişi öyle hoşuna gitti ki bulutun, bulut dayanamadı, bastı kahka­hayı. Tavşan niçin güldüğünü, niye güldüğünü anlamadı ama, gülen bir bulutu ilk defa gördüğü için hem şaştı bu işe, hem de hoşuna gitti. Lafı uzatmayalım, bulutla tavşan arasında bu yaren­lik olurken, Kara Seyfi de atını bir tepede durdurmuş, iki kaşının orta yerine pisleyen ak güvercini arıyordu gökyüzünde. Güverci­ni gördü. Ama tam o sırada bulut da geliverdi güvercinin yanına. Güvercinin yanına gelen bulut aşağıya baktı, çattı kaşlarını. Kara Seyfi yayını germiş ak güvercine nişan almıştı. Bulut bıraktı ken­dini Seyfi'nin üstüne, sarıverdi onu. Kara Seyfi tepesinden aşağı göçen dumanın içinde ne yapıp ne edeceğini şaşırdı, gözleri gör­mez oldu, aksırıp tıksırmaya başladı. Eh, güvercin durur mu, kaçtı gitti. Güvercinin kurtulduğuna bulut sevindi, bıraktı Kara Seyfi'nin yakasını, toparlandı, yükseldi gökyüzüne, koyuldu yo­luna.

Az gitti bulut, uz gitti bulut, dere tepe düz gitti bulut, vardı Ayşe kızın bahçesi üstüne. Ayşe kız bahçede lalelerin arasında sırt üstü uzanmış gökyüzünü seyrediyordu. Yanı başında, sağın­da tavşan, sol omuzunda şu demin Kara Seyfi'nin elinden kurtu­lan ak güvercin. Ayşe kızın ela gözleri gün ışığıyla doluydu. Sır­ma saçları pırıl pırıldı. Bir eliyle, sağındaki tavşanın uzun kulak­larını çekiştiriyor, öbür eliyle sol omuzundaki güvercini okşuyor­du. İşte bulut tam bu sırada bahçenin üstünde belirdi. Bahçeye bir gölge düştü, ama çok durmadı, ortalık yine ışıklandı. Derken bahçeye, demin soldan sağa düşen gölge bu sefer sağdan sola düştü. Sizin anlayacağınız, bulut yukarda soldan sağa bahçenin üstünden geçmiş, sonra arkasına bakıp bahçede Ayşe kızı görün­ce gerisin geri yine bahçenin üstüne gelmişti. Ayşe kız da bulutu gördü. Tavşan da gördü bulutu, tanıdı da. Güvercin de gördü bulutu, kendini kurtaran bulut olduğunu anladı, kanatlarını çırp­tı hafiften. Bulutu sorarsan o ne tavşanı, ne güvercini görecek haldeydi. Çünkü ister insan ol, ister hayvan, ister bulut, Ayşe kızı gördün mü bir kere gayrı başka bir şeyi görmez olur gözün. Bu­lut içini çekti, “Of!” dedi, bir de “Ah” etti derinden.

Ayşe kız bir öpücük yolladı parmaklarının ucuyla buluta. Ayşe kızın öpücüğü buluta ulaşınca, bulut şöyle bir şaşırdı. Ama sonra toparlandı, koskocaman bir gül biçimini aldı. Gök­yüzü gökyüzü olalı, bu mavi atlasa böylesine güzel, böylesine iri ak bir gül açmadı. Ayşe kız bu ak gülü hayran hayran seyrederken, bulut yine bir kımıldadı, yayıldı, toparlandı, yürek biçi­mini aldı, yani bulut oldu yine. Lafı uzatmayalım, o günden sonra bulut Ayşe kızdan ayrılmadı. Ayşe kız nereye, bulut ora­ya. Ayşe bahçede sol omuzunda ak güvercin, sağında tavşan, çapa mı çapalıyor diyelim, bulut da yukarda kolluyor Ayşe'yi. Ayşe alnının terini sildi de, elini kaşlarının üstüne koyup gü­neşe baktı mı, bulut da hemen güneşin önüne geliyor, kapatı­yor onu, bahçe gölgelik. Ayşe dinlendi de, "Gölgede dinlenmek iyi ama, çiçeklere güneş lazım/' diye içinden geçirdi mi, bulut da bir Çin şemsiyesi biçimini alıyor, öyle ki bahçenin her yanı günlük güneşlik, yalnız Ayşe gölgede.

Gecelerden bir gece, Ayşe kız bahçede, küçükcük evinin önünde, havuz kıyısında oturuyordu. Sol omuzunda güvercin, dizinde tavşan uyukluyordu. Gökyüzünde yıldızlar, orak biçiminde ay, bir köşede bulut vardı. Ayşe onları havuzun sularında seyrediyordu. Havuzun suları ayna gibiydi, ama yıldızlarla ay bu aynada sönük sönük pırıldıyordu. Ayşe başını gökyüzüne kaldırdı, bir de ne görsün, yıldızlarla ay orda da sönük sönük pırıldıyor. Neden? diye düşündü Ayşe kız, ne olmuş bunlara? Niçin pırıl pırıl değiller?

Ayşe'nin aklından geçenleri, her seferki gibi, bulut anladı hemen. Hemen de durduğu köşeden, aşağıya Ayşe'ye seslendi : "Tozlanmışlar biraz, şimdi temizler, parlatı­rım onları." Bulut bu sözleri eder etmez de, hemen kocaman bir toz bezi biçimini aldı, havuza düştü. Orda ıslattı kendini, gök­yüzüne çıktı yine, aydan başladı işe, yıldızlarda bitirdi işi. Hep­sini bir temiz silip, ovalayıp parlattı. Hani de yıldızlar yıldız, ay ay olalı böylesine parlamamışlardır. Ayşe pek sevindi, "Sağ ol, bulutçuğum," dedi. Kalktı eve girdi. Uykusu gelmişti. Bulut da gökyüzünden inip evin kapısı eşiğinde durdu. Ayşe kız yatağı­na girdi. Kapının önündeki bulut bir saz biçimini aldı. Ayşe'nin yatak odası penceresine geldi başladı ninni söylemeye :

Uyu dünya güzelim uyu

Sana bahçelerden getirdim uykuyu

Ela gözlerinde yapraklar yeşil yeşil

Uyu dünya güzelim uyu

Uyu mışıl mışıl

Ninni...

Uyu dünya güzelim uyu

Sana yıldızlardan getirdim uykuyu

Koyu mavi kadifeden

Uyu dünya güzelim uyu

Yüreğimdir başucunda bekleyen

Ninni...

Bulut Ayşe kızın yatak odası penceresi önünde saz biçimini alıp bu ninniyi her geceki gibi söyleyedursun, bahçeye, ayaklarının ucuna basarak Kara Seyfi girdi. Elinde kocaman bir bıçak, sağına soluna bakındı Kara Seyfi, fenalık yapmak isteyen in­sanlar hep böyle bakınırlar sağlarına sollarına. Sonra başladı bı­çağıyla bahçedeki çiçekleri kesmeye. Her çiçek, gül olsun, lale olsun, karanfil olsun, kesilip de kara toprağa düşerken "Ah!" ediyordu, ama çiçek olduklarından o kadar hafiften çekiyorlar­dı ki bu ahi kendilerinden başkası duymuyordu.

Neyse lafı uzatmayalım. Kara Seyfi'nin bıçağı bir deve di­keninin boğazına dayandı. Devedikeni dile geldi, "Canıma kıy­ma," diye haykırdı, "bir gün sana yardımım dokunur." Kara Seyfi de devedikenine acıdığından değil ama, bir gün işine ya­rar diye kesmedi onu. Bu sırada Ayşe kız, saz biçimini alıp nin­ni söyleyen bulutun ninnisiyle iyice uyuduğundan, bulut eski biçimini, yani bulut biçimini alıp tekrar gökyüzüne çıktı. Orda dolayları şöyle bir gözden geçirip tekrar kapının eşiğine nöbet beklemeye incecekti. İleriye baktı, geriye baktı, sağa baktı, sola baktı, dağlar taşlar, kurtlar kuşlar mışıl mışıl uyuyordu. Hani bulutun da uykusu gelmişti, ama gözlerini dört açarak yukar­dan bir de bahçeye baktı, Kara Seyfi'yi gördü..

Herifin çiçekleri kestiğini gördü, kan tepesine çıktı bulutun, "Vay alçak!" diye haykırdı, hemen bir el biçimini aldı, yapıştı yanı başındaki ayın sapına. Ayın orak biçiminde olduğunu önceden söylemiştik. Bulut, ayın sapına yapışır yapışmaz, indi aşağı, aydan orağının ucunu daldırdı arkadan Seyfi'nin şalvarına, şalvarından da ka­ba etlerine. Kara Seyfi ne olduğunu şaşırdı. Siz de olsanız şaşı­rırdınız. Döndü arkasına, buluttan ele, aydan orağa bıçağıyla karşı koymak istedi. Ama bıçak aydan orağın ağzına değer değmez sırça camdanmış gibi tuzbuz oluverdi. Bulut bıraktı ayın sapını, gökyüzüne çıktı. Ay aşağıda yekeyek Kara Sey­fi’yle dövüşedursun, bulut gökyüzünde yıldızları koparıp ko­parıp aşağıya Seyfi'nin kafasına fırlatmaya başladı. Yerde ayın orağı, gökten yıldızların bombardımanı, baskının böylesine kim dayanabilir? Kara Seyfi tabanları yağladığı gibi, kuyruğu­na teneke bağlanmış it gibi kaçıp gitti bahçeden.

Ertesi sabah Ayşe kız bahçede çapa çapalarken devedikenine rastladı. "Da­rılma gücenme, devedikeni," dedi, "ama bahçemde yerin yok. Ya gönül rızasıyla çık git, yahut seni söküp atacağım dışarı." Devedikeni, "Gönül rızasıyla surdan şuraya gitmem," dedi, "elinde ise sök beni." Ayşe, devedikeninin bu karşılığına kız­madı. Çapasıyla kazıdı dikenin kökünü, sonra bir ucundan tu­tup fırlattı yabani otu çitin dışına. Çitin dışına düşen devedike­ni bir yılan oldu, başladı tozlu yolda kıvrıla kıvrıla sürünmeye. Devedikeni tozlu yolda kıvrıla kıvrıla sürünedursun, vakit geçti, akşam oldu, ortalık karardı. Kara Seyfi atının üstünde geldi dayandı Ayşe kızın bahçe kapısına. Boru gibi sesiyle baş­ladı konuşmaya Ayşe kızla : "Ayşe," dedi, "ben dünyanın en variyetli adamıyım, gel var bana," dedi. Ayşe bahçeden cevap verdi: "Sen beni değil, bahçemi almak istiyorsun," dedi, "sana varacağıma taş olayım daha iyi," dedi. Kara Seyfi bu cevaba kızdı, gümüş kakmalı eyerin üstünde dikildi bahçeye atlamak için.

Ama bütün bu olup bitenleri yukardan seyreden bulut he­men korkunç bir hayalet biçimini aldı, indi aşağı, saldırdı, Kara Seyfi'nin üzerine. Kara Seyfi öylesine korktu ki, az daha küçük dilini yutuyordu. Sürdü beygirini dörtnala. Hayalet bulut ko­valadı Kara Seyfi'yi ta derenin öbür yakasına kadar sonra dön­dü, girdi bahçeye, tüylü bir çoban köpeği biçimini aldı, yattı Ayşe'nin ayakları dibine. Ayşe okşadı bulutu, "Sağol, benim sevgili bulutum," dedi. Bulut, çoban köpekliğinden umulmaya­cak bir yumuşaklıkla ince ince havladı, nazlı nazlı kuyruğunu salladı. Ayşe kızla bulut böylece yarenlik ededursunlar, biz ge­lelim Kara Seyfi'ye. Derenin öbür tarafında atını durduran Seyfi'nin karşısına devedikeni çıktı. "Merhaba Seyfi Ağa," dedi, "Ayşe kız seni de kovdu, beni de," dedi. "Al beni terkine, sür beygirini dediğim yana." Kara Seyfi devedikenini terkisine al­dı. Beygirini de onun dediği tarafa sürdü. Az gittiler, uz gittiler dere tepe düz gittiler. Devedikeni, bir çuvalla bir küp satın aldırdı, Kara Seyfi'ye. Küpü atın sağına, çuvalı soluna astı. Az gittiler, uz gittiler yine, dere tepe düz gitiler, yine ormanlar geçildi, fundalıklar geçildi. Kara Seyfi'nin beygiri durup dinlenmeksizin yol almaktan zayıfladı, iğne ipliğe döndü. On beşinci günü uçsuz bucaksız bir kırlığa düştü yollan. Otuzuncu gün kayalıklar sardı dört yanı. Hava cehennem gibi sıcaktı. Toprak çatır çatır çatlaktı. Kara Seyfi etrafına baktı, bir karış gölge yok­tu. Otuz beşinci gece kayalıklardan da, topraktan da eser kalmadı. Ayığışında tan yerinden tan yerine uzayıp giden kumlar­da beygir adım atamaz oldu.

Kırkıncı gün, devedikeni, "Gel­dik!' dedi, "İşte burası kuraklık ülkesi. Doldur çuvala bu kum­lardan," dedi. Kara Seyfi, bir deri bir kemik kalan atın sırtından indi, çuvalı kuraklık ülkesinin kumlarıyla doldurdu. Sonra da çuvalı yükledi, kendi de bindi hayvana. Beygir dile geldi: "Acı bana, Seyfi Ağa," dedi, "yürüyecek halim yok, bu kum çuvalını nasıl taşırım?" Kara Seyfi beygire acıyacak yerde, kamçıladı hayvanı. Kır at topallaya topallaya, yola koyuldu. Devedikeni, "Şimdi de rüzgârlar ülkesine gideceğiz," dedi. Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Birden bir yel esmeye başladı kar­şıdan, adım atmanın imkânı yok. Ağaçlar peydah oldu, kökleri yedi kat yerin dibinde, başları gökyüzünün yedinci katında. Gökyüzünün yedinci katındaki başları, dalları yapraklarıyla titreye titreye yerlere kadar eğiliyor, sonra tekrar dikiliyordu. Ka­ra Seyfi, "Burdan öteye gidemem," dedi, "ne beygirimde yele karşı koyacak kuvvet kaldı, ne bende takat." Ama devedikeni, "Durmak olmaz!”dedi, "sür beygiri." Kara Seyfi kan terleyen kır atını kamçılaya kamçılaya, karşıdan esen yele göğüs gere gere, üç gün üç gece daha yol aldı.

Sonunda bir deniz kıyısına vardılar. Denizde dalgalar sırf köpüktü, köpükler birbiri ardın­dan havaya yükseliyor yedi minare boyu, kıyamet koparmış gi­bi gürültülerle kıyıya düşüyordu, kaynayan suların üstüne. De­vedikeni, "Geldik," dedi, "doldur," dedi, "küpü rüzgârla." Ka­ra Seyfi küpün ağzını rüzgârdan yana tuttu. Yel uluyarak, haykırarak küpü doldurdu. Seyfi hemen bir deri parçasıyla örttü küpün ağzını, devedikenini de ip gibi kullanıp bağladı küpün ağzındaki deriyi sıkı sıkıya. Küpü de beygire yükledi. Gerisin geri tuttu yolu. Yel arkalarından estiği için beygir kanatlanmış gibi gidiyordu. Seyfi, yelin önünde böylece yol aladursun, biz dönelim Ayşe kızın yanına. Ayşe yatağında ak güvercin başucunda, tavşan ayakucunda, bulut da dışarda pencerenin önün­de tatlı tatlı uykuda idiler. Kırk üç günlük yolu üç günde alan Kara Seyfi, Ayşe kızın bahçesi önüne geldi. Beygirden indi, çu­valı yüklendi. Girdi bahçeye. Çuvaldaki kuraklık ülkesinin kumlarını bahçenin dört bir yanına, güllerin, karanfillerin, lale­lerin, ağaçların üstüne serpti, çıktı dışarı.

Sözü uzatmayalım. Sabah oldu, Ayşe kız, başucunda güvercin, ayakucunda tavşan, dışarda pencerenin önünde bulut, yürek dayanmaz bir inilti se­siyle uyandılar. Bahçeye koştular, ne görsünler, laleler, güller, karanfiller, ağaçlar, havuzdaki su inleye inleye kuruyor. Çiçek­ler sararıyor, yapraklar ateş değmiş gibi kıvrılıveriyor, havuz­daki su, havuzun dibi delinmiş gibi çekiliyor. Hepsi de bir ağız­dan inliyor, haykırışıyor: "Kurtar bizi, Ayşe kız, sararıp soluyoruz, kuruyup ölüyoruz, kurtar bizi, Ayşe kız." Ayşe kız ne yapıp ne edeceğini şaşırdı. Boynu bükülen bir gülden solan bir la­leye, solan laleden kuruyan bir karanfile deli gibi koşmaya baş­ladı. Kara Seyfi ise yolda, çitin öbür yanında beygirinin üstün­de çalı gibi kara sakalını kara tırnaklarıyla kaşıyıp sırıtıyor key­finden. Bahçedeki çiçekler içinde kuru toprağa serilmeyeni kal­mayınca Kara Seyfi haykırdı: "Sat bana bahçeni, Ayşe kız, za­ten burası bahçe değil, kabristan oldu, sat bana bahçeyi, defol git nereye istersen." Ayşe kız Seyfi'ye şöyle karşılık verdi: "Hiçbir yere gitmem, iyisi mi beni de bu kabristana gömsünler, ölen çiçeklerimle yan yana."

Ayşe kızla Kara Seyfi böyle konu­şurlarken bulut da yerine, gökyüzüne çıkmış ordan olup bitenleri seyrediyordu. Öylesine kederliydi ki, ağzını açacak, kolunu kımıldatacak hali yoktu. Güvercin uçtu bulutun yanına. "Bulut kardeş," de­di, "bulut kardeş yardım etsene Ayşe kıza!" bulut bir ah çekti derinden "Elimden ne gelir," dedi, "nasıl yardım edeyim? Ayşe kıza canım feda." Güvercin, "İyi ya," dedi, "mademki canın fedaymış Ayşe kıza, feda et canını..." Bulut, "Bak hele," dedi, "bunu neden akıl etmedim?"

Bulut bunu böyle dedi, der de­mez de başladı Ayşe kızın yolunda canını feda etmeye, yağmur olup yağmaya. Kara Seyfi bu hali görünce öyle bir öfkelendi ki, başladı ok atmaya buluta. Ama devedikeni seslendi küpün ağ­zından: "Buluta ok tesir eder mi, çöz beni, aç küpün ağzını!" Devedikeni bunu der demez, Kara Seyfi açtı küpün ağzını, küpteki rüzgârı saldı gökyüzüne, bulutun üstüne. Rüzgâr ıslık çalarak saldırdı buluta. Ayşe kız haykırdı aşağıdan: "Koru ken­dini, bulutçuğum!" Bulut yukarda yürek biçimini aldı. Deli rüzgâr çarpınca yüreğe bin parça etti onu, yani yürek bin yürecik oldu. Kara Seyfi haykırıyordu aşağıdan rüzgâra: "Parçala bulutu, bakma gözünün yaşına." Tavşan haykırıyordu aşağı­dan buluta: "Dayan bulut kardeş!" Bin yürecik deli rüzgârla boğuşarak birbiriyle birleşmeye çalışıyordu. Ak güvercin de çok uzaklara düşmüş yürecikleri gagasıyla taşıyıp getirerek bu birleşmeye yardım ediyordu. Ayşe kız, tavşan, Kara Seyfi, kır at, devedikeni, başlarını gökyüzüne kaldırmışlar, kimi bulutla güvercine, kimisi deli rüzgâra haykırıp seslenerek, gökyüzün­deki kavgayı seyrediyorlardı.

Lafı uzatmayalım, yürecikler bir­leşip tek, kocaman bir yürek oldular yine. Bu hali gören deve­dikeni, "Beni yukarıya fırlat," dedi Kara Seyfi'ye. Seyfi fırlattı devedikenini gökyüzüne. Devedikeni gidip sarıldı yürek biçi­mindeki buluta, başladı kanını emmeye. Bir yandan da deli rüzgâr bulutu parçalamaya çabalıyordu yine.

Ak güvercin he­men gagasıyla yapıştı devedikenine başladı onu parçalamaya. Devedikeni parça parça düştü yere, Seyfi'nin ayakları dibine. Deli rüzgârın da soluğu kesildi, başladı takattan düşmeye. Kara Seyfi deliye döndü. Ayşe kızla tavşan sevinçlerinden ne ya­pacaklarını bilmez oldular. Deli rüzgâr büsbütün uzaklaşıp gi­dince, bulut yukarda bir göz biçimim aldı, başladı ağlamaya. Ak güvercin sordu buluta : "Neden ağlarsın bulut kardeş, ken­dine acıdığından mı?" Bulut cevap verdi ; "Kendime acıdığımdan değil, canım feda Ayşe kıza, Ayşe kızdan ayrılacağım da ona ağlarım..." Bardaktan boşanırcasına başladı yağmur olup yağmaya bulut. Çiçekler bahçede başlarını kaldırdı, soluk al­maya başladılar, renkleri yerine geldi. Ayşe kızsa, bir yandan gözünün yaşını siliyor, bir yandan sesleniyordu yukarıya : "Bu­lutçuğum, bulutçuğum, ölme, istemem, yeter... Ölme!..." Kara Seyfi gitgide hızlanan yağmurun altında sırılsıklamdı, dişleri de hem öfkeden, hem iliklere işleyen yağmurdan birbirine vuruyordu.

Biz bulutu, Ayşe'yi, Kara Seyfi'yi bırakalım da baka­lım Ak güvercin nerelerde? Ak güvercin yenilgisinden utanıp uzaklaşan deli rüzgârın peşindeydi. Bir dağ tepesinde yetişti ona. "Rüzgâr kardeş," dedi, "Kara Seyfi seni rezil etti, çünkü senin gücünü, kuvvetini haksız bir işte kullanmak istedi. Sen bu yüzden bir bulutla başa çıkamadm. Öcünü yerde bırakacak mısın? Kara Seyfi'den hesap sormak yok mu?"

Deli rüzgâr Ak güvercinin sözlerini duyar duymaz gerisin geriye döndü, ıslık çala çala, tozu dumana kata kata saldırdı Seyfi'nin üstüne. Atın üstünden kaptığı gibi kaldırdı onu havaya, havada savurdu sa­vurdu, yere fırlattı, Seyfi atına binmek istedi tekrar, ama kır at, "Sen bana acıdın mı ki, ben sana acıyayım?" dedi. Bir çifte sa­vurdu Seyfi'ye. Seyfi yine kapaklandı yere. Deli rüzgârsa bu se­fer onu gazel yaprağı gibi savurdu, kattı önüne, sürdü, sürdü bir uçurumdan aşağıya fırlatıverdi.

Kara Seyfi uçurumun dibi­ne doğru gidedursun, biz dönelim Ayşe'nin bahçesine. Bütün çiçekler pırıl pırıldı, bütün ağaçlar yeniden çiçek açmıştı. Ayşe kız havuzun başındaydı. Güvercin sol omzunda, tavşan sağ ayağı yanında. Gökyüzü masmaviydi, günlük güneşlikti. Ayşe kızdan başka herkesin yüzü gülüyordu. Ak güvercin sordu Ay­şe kıza : "Ayşem, dedi, kederin nedendir?" Ayşe kız cevap ver­di : "Bulutçuğum çiçeklerimi, beni, hepimizi kurtardı, ama ken­di yok oldu. Feda etti canını hepimiz için. Ben kederlenmeye­yim de kimler kederlensin?" Ayşe kız içini çekti, ela gözlerin­den inci gibi yaşlar döküldü havuzun sularına. Tavşan, "Keder­lenme boşuna, Ayşe kız," dedi. "İyi insanlar, iyi hayvanlar, iyi bulutlar hiçbir zaman kaybolmaz. Seven ölmez. Bak hele havu­za!" Ayşe kız bir de ne görsün? Demin yağan yağmurla ağzına kadar dolan havuzun üstünden mavi bir buğu yükseliyor gü­neşin altın ışıkları altında.

Sözü uzatmayalım, arası çok geçmeden gökyüzünün mavi­liğinde, bulut belirmeye başladı yine, tam da eski halini alınca, yukardan Ayşe'ye baktı, bahçeye baktı, kocaman bir ağız oldu, yayıldı, gülümsedi, böylece de iyiler iyilik buldu. Ney ülkesin­de kötüler çekti cezasını. Dervişin ney ile anlattığı masal da bu­rada bitti, derviş de neyini koltuğuna sıkıştırıp gitti.

(Nazım Hikmet, Sevdalı Bulut, İstanbul 2004,)

NAZIM HİKMET RAN (1902-1963), İstanbul’da ilk, orta ve lise öğrenimini tamamlar. Heybeliada Deniz Lisesi’ni bitirdi. Hastalığından dolayı askerlikten ayrıldı. 1921’de Anadolu’da öğretmenlik yaptı. 1922-1924’te Moskova’da üniversitede ekonomi ve toplumbilimi okudu. Siyas3i görüş ve eylemlerinden dolayı üç kez cezaevine girdi aflarla çıktı. 1938-1950 yıllarını cezaevinde geçirdi. 1950’den sonra yurtdışında yaşadı.

ESERLERİ- ŞİİR: Kuva-yı Milliye Destanı, Memleketimden İnsan Manzaraları.