Sait FaiK ABASIYANIK, Hikayelerden Seçmeler

0
557

 

İstanbul’da ve Adalar’da gördüğü, tanıştığı, konuştuğu çocukları öykülerinde anlatır. Francala mı Ekmek mi, Plajdaki Ayna, Stelyanos Hrisopulas Gemisi’nde kimsesiz çocukları; Kriz, Bin Dört Yüz Yetmiş Altı NikelKuruşun Hikayesidir, Yandan Çarklı’da çalışan çocukları; Köye Gelen vali, Köy Hocası ile Sığırtmaç’ta köylü çocukları; Sarnıç, Kalorifer ve Bahar’da fakir mahalle çocukları; Pişmanlık, İpekli Mendil’de suçlu çocukları;Serseri çocukla Köpek, Gece İşi, Balıkçısını Bulan olta’da ise sokak çocuklarını kahramanlardandır.

GÜMÜŞ SAAT

Hastalık bende babam öldüğü, gün başladı. On bir yaşındaydım. Babamı çok severdim. Zaten başka kimsem yoktu. Analığım da onu severdi ya! Ama ben, ancak babam eve girince yaşadığımı hissederdim. O sabahleyin evden çıkarken birdenbire etrafım kararır, insanlardan kaçar, korkardım.

Onun ölümüyle beraber başlayan sinir hastalığım; bayılmalarım, titremelerim doktorla­rı bile aldatmıştı. Sahiden hasta olduğumu sa­nıyorlar, tebdili hava tavsiye ediyorlardı. Ama ben, kendim çok iyi biliyordum ki hasta de­ğildim. Nasıl becerirdim,? Bilmem. Tiril tiril titrer, hayaletler görür gibi haykırır, düşer ba­yılırdım. Baygınlığım sırasında bütün söyleri işitir, doktorun nabzımı tuttuğunu bilir, ama dudaklarımı kenetler, ısırır, köpükler saçardım: Hepsini biliyorum. Bunu niçin yapardım. Bilir misiniz? Babamın ölüsünü kıskanırdım da ondan. Herkes onun ölümüyle alâkadardı. Komşulardan tutun da kahvedeki arkadaşları­na kadar. Ne hakları vardı? Onu yalnız ben seviyordum. O halde1 ben, düşünüp üzülmeliy­dim. Onlara ne oluyordu? İşte, etrafımı sa­ranların babamın ölümünü benimle alâkadar olup unutmaları oyunlarına başlamıştım.

Zayıf, kansız bir oğlandım. Nihayet ana­lığım, beni köye göndermekten başka çare bu­lamadı. Uzak akrabamızdan bir köylü gelip be­ni aldı.

Köyde ölesiye canım sıkılıyordu. Kimseden en küçük bir alâka görmüyordum.

Onlar için varlığım yokluğum müsaviydi. Ne yapsam kimsenin dikkatini çekmiyor­dum. Bana karşı o kadar lâkayıttılar ki var mıydım, yok muydum farkında bile değiller­di. Meselâ bir ağaç altında otların arasına saklanır oturur, öğle yemeğine gitmezdim. Bü­tün aile öğle vakti koşa koşa eve girer, mut­fakta, kapı önlerinde bir şeyler atıştırırdı.

Ben iki saat sonra eve döndüğüm zaman kimse gelip de bana “Sen öğleyin yoktun. Karnın zil çalıyordur. Bir lokma bir şey ye” de­mezdi. Hasisliklerinden yapsalar ziyanı yoktu. Hayır hasisliklerinden değil, benim, kendimin farkında değildiler.

Bütün tesellim saatimdi. Bu babamdan kalmış bir gümüş saatti. Analığım köye gelirken bana vermişti. Onu gündüzün kimse bul­masın diye nerelere saklardım? Gece yatağı­ma girer girmez çıkarır, avucuma alır, kulağı­ma kor, dinler, sanki bir sevgiliyle, seninle imişim gibi Zehra, dünyalar benim olurdu. Azı­cık ta sevinçten ağlardım.

Saatle ben, birbiri için ateşe atılmağa hazır, birbirinden ayrılmaz iki arkadaştık. Gündüzüm; geceleyin sarmaş dolaş ocağımızı, birbi­rimize hikâyeler anlatacağımızı düşünüp hiç konuşmayan iki arkadaştık.

Gece, köyde çakallar ulurdu. Korkardım. Saatimle büzülürdük. Yorgandan kafamı çıkarır, o avucumda, saatlerce çakal seslerini din­lerdik. Bir sabaha karşı yine çakal sesleriyle uyanmıştım. Odamın, tek penceresinde iki büyük ve parlak göz bana bakıyordu. Saatimle ben korktuk. Yorganı üstümüze çektik.

Ama bu gözlerin ne gözü olacağını merak edip dayanamadık. Yavaş yavaş pencereye yaklaştık. Odamıza bakan bir baykuştu. Sabaha kadar artık uyuya madik. Çakallar sabaha kadar uludu. Baykuş sabaha kadar camdan bize baktı. Ortalık ağarırken köyden kaçtım.. Trenlere, tramvaylara, otobüslere bindim. O kadar zayıf, o kadar küçüktüm ki hiç bir biletçi ben­den bilet sormadı. Yolculardan birinin dört beş yaşındaki çocuğu sandı.

Yazdı. Şehir kocamandı. Her kovukta yattım. Geceleri çoğunca deniz kenarına iner, ba­zen surlarda, bazen odunlar arasında, bazen da hava çok sıcaksa sıcak kumlar, içinde yatar­dım. Gıdamı süprüntü tenekelerinde kediler­le beraber temin ederdim. Oralarda kendime ne ziyafetler çektim Zehra. Benim şirin, benim güzel Zehram!

Bir sabah, bir memur beni deniz kenarında uykumdan uyandırdı. Aldı götürdü. Kim olduğumu söyledim. Analığını ta Erzurum’lara gitmiş. Uzak akrabadan bir komşu beni yanı­na almak lûtfunda bulundu. Ona teslim ettiler. Yine eski mahallemize yerleştim. Ama iyi ço­cuk değildim galiba Zehra, kimse beni sevmi­yordu. Ben de herkesten, nefret ediyordum. En çok çocuklar benim düşmanımdı. Beni görünce üzerime saldırıyorlar, dövüyorlardı. Zorları neydi? Bilmem. Herhalde onlarla hiç ko­nuşmadığım için. Benim onların konuşması­na ihtiyacım yoktu ki. Saatim benimle konuşurdu. Ben saatimle konuşurdum. Birbirimizi seviyorduk. Başka bir üçüncü arkadaşa ihti­yacımız yoktu. Çocuklar beni görünce saldırır­lardı: “Sıska, deli, saralı sıska…” diye.

İşte o günlerde karşıma sen çıktın Zehra. Futbol sahasının kenarında düşmanlarımı seyrediyordun. Ben gelip ta yanı başında durdum. Canım iki örgülü kalın saçını tutup çekmek istiyordu. Dönüp bana öyle bir baktın ki sa­atin hatırıma geldi. Sen güldün evvelâ, sonra ben güldüm. Yanıma sokuldun. Hemen saatimi çıkarıp sana gösterdim. İçindeki çarkları, kır­mızı taşları, üstündeki şimendifer resmini beraberce seyrettik. Sen de benim saatim, gibi bir şeydin. İnsanın insandan bir saati olması da güzel bir şey diye düşünmüştüm. Sen gümüş saatimi almış, pembe kulağına götürmüştün. Futbolcular topu bırakıp etrafımıza birikmişti. Ben işi anlamıştım. Sen gider gitmez hücum edecekler, saatimi elimden alacaklar. Koca pabuçlarıyla kıracaklardı. Her şeyi, her şeyimi alabilirlerdi: İçimden midemi, kalbimi, ciğer­lerimi, kafamdan aklımı, ama saatimi asla! Onu futbolculara vermedim. Ömrümde ilk defa sa­at için çılgın gibi döğüştüm. Ellerinden kurtu­lunca soluğu evde aldım. Saatimi çıkardım. Artık işlemiyordu. Yatağımda sabaha kadar ağladım. Sabahleyin uzak akrabam çoluk çocuk odama doldular. Onlara da “Üstünde çalınmış bir saat var” diye haber gitmiş. Her tarafı aradılar. Bulmalarına imkân mı vardı? Ben işin böyle olacağını geceden düşünmüş, onu saklamıştım.

Öğleden sonra deniz, kenarına indim, Balıkçı Hasan Çavuş’a yalvardım. Biraz gezeyim diye sandalı aldım. Açıldım açıldım. Sonra durdum. Bozuk saatimi çıkardım.. Kapağını aç­tım. Kırmızı taşlarının üstüne senin o gün ba­na verdiğin papatyayı koydum. Kapağını kapadım. Sonra suyun üstüne yavaşça saatimi bıraktım. Döne döne batmaya başladı. Uzun zaman arkasından baktım. O görünmemeğe başladığı zaman bile hâlâ bakıyordum. Gözle­rimden, yaş boşanıyordu. Şimdi artık saatim de yoktu. Ama sen aklıma geliyordun Zehra!

Bekledim… Bekledim… Denizin tâ dibine saatimin vardığını, orada, karanlıklar içinde, kimsenin onu bulamayacağı bir yerde yattığını hissedince küreklere asılarak döndüm.

(Hzl.Muzaffer Uyguner, Balıkçının Ölümü, Yaşasın Edebiyat, Bilgi Yayınevi, Ankara 1977, s.116-120)

SAİT FAİK ABASIYANIK (1906-1954). Adapazarı, Bursa ve İstanbul’da üniversiteye kadarki öğrenimini tamamladı. İsviçre ve Fransa’da başladığı yüksek öğrenimini bitirmedi. Haber gazetesinin muhabirliğini yaparak basın edebiyat ortamına girdi. Aile mallarının gelirleriyle annesi ile beraber Burgazadası’ndaki evinde yaşadı. Şimdi bu ev müze. İzlenimlerini, durum öyküsü biçiminde yazdı. Şiirli bir dille doğa, deniz ve serseri, küçük insanların öykülerini anlattı. HİKÂYE: Semaver, Son Kuşlar, Havuz Başı, Az Şekerli. ROMAN: Kayıp Aranıyor, Birtakım İnsanlar.

(7745)