Reşat Nuri GÜNTEKİN, Tanrı Misafiri

0
908

           Hasta Çoçuk: İki yaşından beri hastaydı. Karnı korkunç bir surette şiş­miş, kollan, başı iskelet gibi kurumuştuAilesi son derece fakirdi. Evde ondan başka dört çocuk daha vardı. Buna rağmen ilk hastalandığı zaman onu ihmal etmemişler, aylarca Gureba Hastanelerine, dispanserlere, eczanelere, hâsılı, bedava veya ucuz hasta bakılan bütün yerle­re taşımışlardı.

Fakat, neticede hiçbirinden bir fayda gelmediğini, bütün emeklerin ve ilâç paralarının boşa gittiğini görerek onu kendi haline bırakmışlardı. Ötekiler de evlâttı. Bunu kurtaracağız diye sapasağlam dört çocuğu ziyan etmekte mâna yoktu.

Ne yapsınlar, bunun da alın yazısı böyle imiş! Bu halde yaşayacağı kadar yaşardı. Veyahut da belki günün birinde iyi olurdu.

İnsan denen mahlukun bugünden yarına ne olacağına dair kimsenin bir şey bildiği yoktu ki…

Babanın para vermeden reyini almak için günlerce hastane kapısında beklediği bir büyük doktor ayak üstü:

— İlâçtan fayda beklemeyin, demişti, mümkün olduğu ka­dar çok güneş aldırırsınız, Allahın âlâ olduğu kadar da bol ve bedava bir ilâcı….

Fakat belâya bakın ki, bu fakir mahallede bu ilâç da, dok­torun zannettiği kadar bol ve bedava değildi.

Hasta çocuğu güzel havalarda sokağa çıkarırlar, kapının önünde bir eski ot minderinin üstüne uzatırlardı. Minimini bir toprak testisi vardı ki – bebek oynar gibi bir vaziyette – daima kollarının, boynunun, yanağının üstünde tutardı, ona edile­cek hizmet, o da ara sıra, bu testiye su doldurmaktan ibaretti. Hasta çocuğun bundan başka bir şeye ihtiyacı yoktu; ne yiye­ceğe, ne de dünyanın her hangi bir zevkine ve eğlencesine…

Sokak, çocukla dolu idi. Bunlar mütemadiyen oynarlar, bağrışırlar, birbirlerini döverlerdi.

O, ne bu harekete, ne bu gürültülere, hiç alâka göstermez, daima kapalı gözlerinin çukuru sinekle dolu, başka bir dünya­da gibi dalgın dalgın yatardı. Bütün hayatı ara sıra testisini ağ­zına götürerek yana yana su içmekten ibaretti.

Küçükken pek dilli ve zeki bir çocuk olacak gibi görünmüştü. Hastalandığı zaman ancak iki yaşında olduğu halde, büyük insan gibi konuşuyordu. Bu hal hastalıktan sonra da, sekiz on ay devam etmişti. Fakat sonradan hayatın bütün alâ­metleri gibi bu da yavaş yavaş sönmüştü. Şimdi dört seneye yakın bir zaman vardı ki, ağzından tek bir kelime almak mümkün olmuyordu.

 Bir gün, bu fakir ailenin başına umulmaz bir devlet kuşu kondu: Uzak bir memlekette ölmüş zengin bir dayıdan miras yediler,

Halleri, vakitleri birdenbire düzeldi.

Ümitsiz bir didinmenin yorgunluklarından ve asabiyetlerin­den kurtulan baba, dünyayı başka bir gözle görmeğe başladı. Çocuklarına olan sevgisi yeniden canlandı ve tazelendi. Onları sokaktan alarak mekteplere yerleştirdi. Bu arada hasta çocu­ğa karşı da yeni bir muhabbet ve vazife duygusu uyandı. Her­kes, bu saadetten payını alırken, o biçare için de bir şey yap­mamak, son bir gayret göstermemek doğru olamazdı. Baba ve ana, çocuğu bu defa paralı doktorlara götürerek daha itinalı muayeneler yaptırdılar.

Vaktiyle hastane kapısında ayak üstü güneş tedavisi tav­siye eden büyük doktor, bu defa muayenehanesinde çocukla da­ha fazla meşgul oldu. Maalesef tıbbın şimdiki halde de elin­den gelecek pek bir şey yoktu. Fakat hastayı daha iyi yaşat­mak ye maneviyatını tamir etmek suretiyle bir reaksiyon yap­mağa çalışılabilirdi.

Daha iyi bir mahallenin daha iyi bir evine geçen aile, bu­nunla da iktifa etmedi; çocuğu ayrıca tebdil-i havaya götürdü. Fakat hasta, orada da eski sokak kapısındaki ot minderde ol­duğu kadar bedbaht ve sefil göründü.

Şimdi artık yiyecek boldu. Ne yazık ki onun dalgın ve can­sız yatarken kurumuş elleriyle kucağında aradığı küçük testi­den başka bir şeye yine ihtiyacı yoktu.

Baba, azim sahibi bir adamdı. Bu çocuğu mutlaka bu dalgınlıktan uyandırmağa, bir şeye alâkadar etmeğe karar onu iyi edemese bile biraz sevindirebilirdi ya…

Çocuğu güzel bir el arabasına bindirerek kırlarda, su ke­narlarında dolaştırdılar. Etrafındaki değişikliğin farkında ol­madı.

Güzel, süslü elbiseler giydirdiler, çirkinliği onların içinde daha korkunç göründü. O, hiçbir şeye alâka göstermemekte, hiçbir şey istememekte inat ettikçe babasının inadı da artıyor­du. Adamcağız, türlü türlü oyuncaklar, çalgılar, bebekler top­layıp getirdi: Nafile! Başını çevirip bakmıyordu bile..

Son ümit olan paranın da bir şey yapmadığını görünce, tekrar onu kendi haline bıraktılar. Oyuncaklar ve araba kırıldı. O yine bir kapı önünde, kucağında küçük testisiyle güneşe karşı yalnız kaldı.

*

Bir gün, sokakta sakat bir dilenci çocuk peyda oldu. Za­vallının yarı belinden aşağısı tutmuyor, köpek yavrusu gibi kar­nının üstünde sürüne sürüne yoldan geçiyordu.

Hasta çocuk, onu görünce birdenbire dalgınlıktan uyandı; gözleri parlamağa, vücudu, yüzü garip bir heyecan ile titremeğe başladı. Yerinde doğrulmak, küçük dilenciye doğru ilerlemek istedi. Beceremedi, yüz üstü, şiltesinin kenarına düştü. Fakat bu aciz, onun ümidini kırmıyor, istediğini mutlaka yapmak için başının azim ile işlediği görülüyordu. Nihayet, senelerden beri ilk defa gülümsedi ve söyledi:

— Çocuk.. Azıcık yanıma gel.. Bak sana neler vereceğim., diye, şiltesinin üstüne bırakılmış kırmızı erikleri gösteriyor, uza­tıyordu.

Sesinde kandırıcı bir tatlılık vardı. Küçük dilenci durdu, yolunu çevirdi, sürüne sürüne ona yaklaşmağa başladı. Hasta çocuğun vücudu baştan başa av köpeği ürpermeleri içinde tit­riyor, gözlerinde kıvılcımlar yanıp sönüyordu:

— Gel çocuk.. Daha yakın gel.. Bak yastık altında da ne­ler var, hepsini sana vereceğim.

Böyle tatlı tatlı söylenerek dilenciyi iyice yanına çektik­ten sonra birdenbire üstüne kapandı, vahşi bir hırsla dövmeğe başladı. Saçlarını yoluyor, boğazını sıkıyor, tırnaklarıyla yüzü­nü parçalıyordu.

Baba ile ana içerden gürültüyü işiterek koştular, dilenci­yi güç belâ hasta çocuğun pençesinden kurtardılar.

Bu uğraşmanın onu son derece bitap düşürmüş olacağını zannediyorlardı. Fakat hayret! Bu kavga, hasta çocuk üzerinde âdeta bir mucize tesiri yapmıştı. Yüzünde hafif bir pembelik dalgalanıyor, gözleri gururla, sevinçle parlıyordu.

Hasta çocuk, nihayet kendinden daha bir düşkününü bu­lup ezmiş; insanlığının şerafet ve gururunu duymuş, yaşama­nın tadını tatmıştı!..

(Reşat Nuri GÜNTEKİN, Tanrı Misafiri, İstanbul 1960, s.122-124)

REŞAT NURİ GÜNTEKİN (1889-1956). Askeri doktor babasıyla Çanakkale, İzmir’de yaşadı. İlk ve orta öğrenimini tamamladı. İstanbul Edebiyat Fakültesinden mezun oldu.Bursa’da İstanbul’da liselerde öğretmendi. Müfettişlikle yurdu dolaştı.Milletvekili ve UNESCO Türkiye temsilcisi oldu. Anadolu ve İstanbul’un zıt çevre ve insanlarını işledi. Kahramanları arasında eğitimci, memur çoğunluktadır. Akıcı ve sade diliyle duyguları etkiledi. Gerçekçi ve yenilikçi görüşleri savundu. HİKAYE: Sönmüş Yıldızlar, Leyla ile Mecnun, Olağan İşler. GEZİ: Anadolu Notları. ROMAN: Acımak, Harabelerin Çiçeği, Kan Davası. OYUN: Gazeteci Düşmanı, Bir Köy Öğretmeni, İstiklal.

 

(7971)