Mevlana’nın Mesnevi’sinden Seçme Hikayeler

0
1075

Altı ciltlik Mesnevi öykülerlerle dini öğütler verilen bir eserdir. Farsça yazılan Mesnevi’yi günümüz diline Abdülbaki Gölpınarlı, Şefik Can tam metin olarak aktardılar. Mehmet Önder, Mesnevi’den Hikâyeler 1969; Sadık Yalsızuçanlar, Mevlâna’dan Öyküler, 2005

METİN: 1. KONYA ÇARŞISINDA BİR KUYUMCU

Pırıl pırıl bir ikindi serinliğinde Mevlâna Celâleddin, Konya çarşısından geçiyordu.

Başı Önüne eğik, elleri cübbesinin yenlerinde, ağır ağır yürüyor, geçtiği yerlerde halk, ayağa kalkarak kendisini selâmlıyorlardı.

Bir ara, kuyumcular çarşısının bulunduğu bir sokağa sapmıştı. Bu sırada kulağına, örs üzerinde altın döğen, altım kâğıt gibi yaprak yaprak incelten işçilerin, tempolu çekiç sesleri gelmeye başladı. Çekicin ahenkle vuruşundan öyle ilâhî bir müzik meydana geliyordu ki, bu tatlı ses, birdenbire oradan geçmekte olan Mevlâna’nın ruhundaki kederi şevke çevirdi, Mevlâna duraladı. Bir süre derin akisler yapan bu tatlı sesleri din­ledi. Gözlerinin önünde kâinat düzeni âdeta canlandı. Bir güneş çevresinde dönen gezegenler, peykler, güneşin dayanılmaz çekimiyle, ilâhî aşk ve cezbe dolu, mest, dönüyorlardı. Sağ elini feracesinin yakasına götürdü. Gözlerini vecdle kapadı; başı mazlum bir teslimiyetle sağ omuzu üzerine düşüvermişti. Çekiç sesleri gönül sesleri olmuş, tatlı bir ahenkle çın çın ötüyordu. İlk çarkı attı sağ ayağıyla. Sonra da dönmeğe başladı. Dur­madan dönüyordu cadde ortasında… Çekiç darbeleri­nin ahengine uyarak döndükçe, içindeki gam neşeye çevriliyor, ferahlıyor, huzur buluyordu… Herkes işini, gücünü bırakmış, caddeye dökülmüştü. Çepçevre çe­virmişlerdi Mevlâna’yı… Bu coşkunluğa kimse bir an­lam veremeden hayran hayran seyrediyorlardı. Çekiç sesleri karşıki dükkândan geliyordu, hem de daha kuv­vetli geliyordu… Dükkân sahibi kuyumcu Selâhaddin, Mevlâna’nm kendi çekiç sesleriyle semâ ettiğini görün­ce heyecanlanmış, âşka gelmiş, çıraklarına:

– Eliniziçekiçvurmaktanalıkoymayınız.Altun varaklartelef olacak diye hiç korkmayınız;vurunuz, daha hızlı vurunuz.

Emrini vermiş, bir an, yerinde duramayarak, cad­deye fırlamış, Mevlâna ile birlikte semâ’ya başlamıştı. Bir süre sonra çekiç sallayan işçilerin kolları yorul­muş, tempoları durmuştu. Mevlâna yavaş yavaş kendi­ne gelmiş, karşısında kuyumcu Selâhaddin’i görmüş, sonra da onu, çok önceden tanıyormuş gibi kucakla­mıştı. Kuyumcu Selâhaddin’in o an gözü Mevlâna’dan başka hiç bir şeyi görmüyor, ilâhî hazinelere kavuşma­nın heyecanını yaşıyordu.

Mevlâna’nm çekiç seslerine ayak uydurarak cadde ortasında kuyumcu Selâhaddin’le birlikte semâ edişini şaşkın şaşkın seyreden halka bir ara Selâhaddin şöyle seslenmişti:

– Hey, neye öyle şaşkın şaşkın bakıp duruyorsu­nuz. Sizler altın aramıyor, altın için birbirinizi yemiyor musunuz? İşte benim dükkânım, altın varaklarla dolu.Haydi durmayın, yağma edin dükkânımı. Hepsi sizin olsun. Bana artık altın lâzım değil. Ben gerçek altın madenimi buldum…

Halk dükkâna üşüşürken Selahaddin büyük bir teslimiyetle Mevlâna’nın önünde baş eğmişti:

Senin feyz ve kemâlinden başka hiçbir şeye ihtiyacım yok. Beni nereye götürürsen götür…

(Mehmet Önder, Mevlâna, Tercüman 1001 Eser, İstanbul)

2. KARINCA ve KALEM ÖYKÜSÜ

Bir gün bir karınca bir kâğıdın üzerinde duran kale­mi gördü. Kalemin nasıl yazı yazdığını görünce ona hayran kaldı. Gidip diğer karıncalara kalemin marife­tini anlattı. Bunun üzerine bir karınca,

‘O sanatın asıl ustası parmaklardır, kalem sadece bir araç.’ dedi.

Bir diğer karınca ise,

‘Asıl iş kollarda, çünkü parmaklar kolların bir parçası.’ dedi.

Bu işin doğrusunu öğrenmek için bilgili bir karıncaya başvurdular. Bilge karınca da şöyle dedi:

‘Hüneri hemen görünüşe vermeyin. Görünüş elbise gi­bidir, can olmadan, akıl olmadan oynamaz.’

O karıncanın da bilmediği, canın ve aklın, Allah iste­meden varolmayacağı idi.

3. GÖNLÜNDEN FIŞKIRAN SU

Çok susamış olan bir Kıpti bir Yahudi’nin evine gel­di. Musa’nın yaptığı bir büyü sonunda Nil’in bü­tün suyunun kana dönüştüğünü anlattı.

Oysa Nil sadece Kıptilere kan gibi görünüyordu. Yahu­diler için Nil tertemiz akıyordu ve suyundan içiyorlardı. Kıpti, Yahudi’den bir tas su istedi. Yahudi temiz suyun yarısını içtikten sonra, bardağı Kıpti’ye uzattı, ama su o anda kan kesildi.

Tastan Yahudi içmek istediğinde, su eski temiz halini aldı. Bunun üzerine Yahudi Kıpti’ye Firavun yolundan dönmesini ve Musa’nın dinine uymasını önerdi.

Kıpti Yahudi’den kendisi için dua etmesini diledi. Ya­hudi büyük bir coşkuyla dua etmeye başladı ve kendinden geçti. Duası bittikten sonra Kıpti’nin yanına tekrar bir tas su ile geldi, ama bu kez Kıpti çoktan suya doymuştu,

‘Derelere, kaynaklara su veren kudret, içimde öyle bir kaynak fışkırttı ki, artık gözüm su görmez oldu. Ben ina­nayım da biraz su içeyim diyordum. Oysa Allah beni de­ğiştirdi ve gönlümde bir Nil belirdi.’

4. KAÇAN BALIK ÖYKÜSÜ

Birkaç balıkçı bir göl kenarından geçiyordu. İçindeki balıkları görünce hemen bir ağ getirdiler. Üç balıktan akıllı olanı diğer iki balığa hiç bakmadan, danışmadan kendisi çabaladı ve ağdan kaçıverdi. Eğer onlara danışırsa onların tembelliği, bilgisizliği kendisine de bulaşır diye çekindi.

Danışmanın zamanı değil diyerek kendini kurtardı. Yarım akıllı balık onun peşinden gitmediğine pişman ol­duysa da yapacak bir şeyi yoktu. Başka bir çözüm bulma­sı gerektiğini biliyordu. Ölü taklidi yapmaya karar verdi. Bunu gören balıkçılar onun peşini bıraktılar.

Sona kalan ahmak balık da çırpınmaya başladı, kendi­ni sağdan sola atıyordu. Ama çabalarına rağmen ağa ta­kıldı. Bir tavada pişirdiler. O kızgın tavada pişerken kendi kendine, ‘Buradan kurtulursam bir daha göle yaklaşmam, hep denizde kahrım.’ diyordu.

5. DELİL

‘Kainat sonradan yaratıldı’ dedi bir adam. Filozof ona, ‘Sen bu sonsuz kainatta bir zerre bile değil­ken güneşin sonradan yaratıldığını nasıl bilebilirsin? Bü­yüklerinden duyduğun bu söze inanmışsın. Kanıtın var mı senin? Eğer yoksa, sus.’ dedi.

Adam,

‘Kanıt benim içimde, canımda’ diye cevap verdi. ‘İçim­de reddedilmez bir kanıt var. Ama bu kanıt insan ateşe bile girse ortaya çıkmaz. Nasıl ki gözyaşları sevgilinin gü­zelliğine kanıtsa, yüzümün sarılığını, aklığını kanıt olarak gösterebilirim ancak.’

‘Bunlar sıradan insanlar için delil olabilir, ama ben bunları delil saymam.’ dedi filozof.

Böylece sahte parayla gerçek para arasındaki farkı or­taya çıkarır gibi birlikte kendilerini ateşe atmaya ve haklı olanı bulmaya karar verdiler. Her ikisi de kendini ateşe attı. İnanan kurtulurken, diğeri yandı.

(Sadık Yalsızuçanlar, Mevlana’dan Öyküler, Timaş Yayanları, 2005, s.146,18)

 

(26240)