Alphonse Daudet, Değirmenimden Mektuplar

0
259

ALPHONSE DAUDET(1840-1897). Fransa. Lyon’da öğrenim gördü. Paris’te gazete ve dergilerde hikayeler yayınladı, yazı işleri yöneticiliği yaptı.Cezayir gezisi izlenimlerini eserlerinde kullandı. Gerçekçi akımla başladığı edebiyat anlayışını Natüralizm ile tamamladı. ROMAN: Taraskonlu Tartarin. HİKAYE: Pazartesi Hikayeleri.

METİN: MÖSYÖ SEGUIN’İN KEÇİSİ

Paris’te şair M. Pierre Gringoire’a

Sen hiç değişmeyeceksin, zavallı Gringoirecığım!

Nasıl olur? Sana Paris’in tanınmış bir gazetesinde fıkra yazarlığı öneriyorlar da, sen bunu geri çevirmeye kalkı­şıyorsun! Kendine bir baksana, zavallı çocuk! Şu delik de­şik mintanına, şu hapı yutmuş pantolonuna, şu açım diye haykıran sıska suratına bir baksana! Güzel uyaklar bulmak tutkusu, işte bak, seni ne duruma getirdi!

Apollo cenaplarının nedimliğinde on yıldır sadık biçimde verdiğin emek, işte bak sana neye mal oldu… Hâlâ da mı utanmıyorsun?

Fıkra yazan olsana, budala! Fıkra yazan olsana! Çil çil liracıklar kazanırsın. Brebant Lokantası’nda karnını doyurursun, şapkana yepyeni bir tüy takarak tiyatroların ilk oyun akşamlarında boy gösterirsin…

Nasıl? İstemiyor musun? Sonuna dek, keyfine göre, özgür yaşamak mı istiyorsun? Peki öyleyse, Mösyö Seguin’in keçisi öyküsünü bir dinle de, özgür yaşama isteği, in­sana ne kazandırır, öğren.

*

Mösyö Seguin’in keçilerinden yana hiç talihi yoktu.

Hepsini de, aynı yoldan, elinden çıkarırdı: Bir sabah ipini koparan dağa yollanır ve orada, kurda yem olurdu. Ne sahibinin okşayışı, ne de kurt korkusu, onları alıkoyabilmişti. Bunlar, belki de, ne pahasına olursa olsun, açık havayı ve başıboş gezmeyi seven özgürlük âşığı keçilerdi.

Hayvanlarının huyundan pek anlamayan zavallı Mösyö Seguin, çok üzgündü:

— Anlaşıldı, diyordu. Keçilerin burada canı sıkılıyor. Artık istemem, keçi beslemeyeceğini.

Ama yine umutsuzluğa düşmemişti. Aynı yolla altı keçisi daha yittikten sonra, tuttu, bir yedincisini satın aldı. Yalnızca bu kez, daha iyi alışsın diye, kart değil yavru ke­çi almaya dikkat etti.

Ah, Gringoire, bilsen Mösyö Seguin’in keçisi ne güzeldi! Baygın gözleri, küçük subaylarınla gibi didon saka­lı, pırıl pırıl ayakları, çizgili boynuzları, üstünde harmani gibi uzun ve beyaz tüyleriyle öyle güzeldi ki! Hemen he­men Esmeralda’nın (V.Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu romanının kadın karakteri) oğlağı gibi şirindi, anımsarsın, de­ğil mi Gringoire? Sonra, yumuşak başlı, sokulgandı. Sağılırken kımıldamaz, ayağını süt kabının içine sokmazdı. Kısacası cana yakın bir keçiydi…

Mösyö Seguin’in evinin arkasında, çevresi ak dikenle çevrilmiş bir ağılı vardı. İşte yeni kiracısını buraya yerleştirdi. Onu çayırın en güzel yerinde, bir kazığa bağladı; ama ipini de uzun bıraktı. Arada sırada, rahatı yerinde mi diye yoklamayı da savsaklamıyordu. Keçi mutlu görünü­yor ve Öyle keyifli keyifli otluyordu ki, Mösyö Seguin’in ağzı kulaklarına varıyordu.

Adamcağız kendi kendine:

— Sonunda burada canı sıkılmayan bir keçi bulabildim, diyordu.

Mösyö Seguin aldanıyordu, bu keçinin de canı sıkıldı.

*

Keçi bir gün dağa bakarak, kendi kendine:

— Kim bilir, dedi, oraları ne güzeldir! Boynumun de­risini yüzen şu uğursuz ip olmasa da fundalıkların içine bir dalsam! Ne hoş olurdu. Çitin içinde otlamak, eşeğe ya da öküze yakışır! Biz keçilere açıklık gerek!

O andan sonra, ağılın otu kendisine tatsız geldi. Can sıkıntısı başladı. Eridi, sütü azaldı. Onun böyle bütün gün, ipini çekerek, başını dağa çevirmiş, burun delikleri açılmış, üzgün üzgün meee demesi, yürekler acısıydı.

Mösyö Seguin, keçisinin bir derdi olduğunu anlıyordu, ama ne olduğunu bir türlü kestiremiyordu… Bir sabah, sağılması biterken keçi, başım çevirdi ve kendi diliyle:

— Bakın Mösyö Seguin, dedi. Ben burada eriyip bitiyorum, bırakın da dağa gideyim!

Mösyö Seguin:

— Tanrım! Bu da mı? diye haykırdı. Öyle şaşırmıştı ki, süt kabını yere düşürüverdi; sonra, keçisinin yanına, otla­rın üzerine oturarak:

— Nasıl Blanquette, dedi, beni bırakıp gitmek mi isti­yorsun?

Blanquette:

— Evet, Mösyö Seguin! diye yanıt verdi.

— Sana burada ot mu yok?

— Var, Mösyö Seguin.

— Sanırım ipin kısa geliyor, istersen uzatayım?

— Ne zahmet, Mösyö Seguin!

— Öyleyse, neyin eksik? Ne istiyorsun?

— Dağa gitmek istiyorum, Mösyö Seguin.

— Zavallı, dağda kurt olduğunu bilmiyor musun? Kar­şına çıkarsa, ne yaparsın?

— Tos vururum, Mösyö Seguin.

— Kurda senin boynuzların vız gelir. Sen buraya gel­meden önce, o benim senden daha uzun boynuzlu birçok keçimi yedi. Bilirsin ya, zavallı Renaude’u! Hani geçen yıl buradaydı. Teke gibi güçlü, ne azılı bir keçiydi. Bütün ge­ce kurtla dövüştü… Ama sabahleyin kurt onu da yedi.

— Vah zavallı Renaude! Ama zararı yok Mösyö Segu­in, bırakın beni de, dağa gideyim.

— Aman Tanrım! Benim keçilerime de ne oluyor? Bu­nu da kurt elimden kapacak! Ama yok, yağma mı var? İste, isteme; seni yine kurtaracağım. İpini koparmayasın di­ye seni ahıra kapayacağım. Artık hep orada kalacaksın.

Bunun üzerine Mösyö Seguin, keçiyi zifiri karanlık bir ahıra götürdü ve kapısını adamakıllı kilitledi. Kapıyı kilitlemişti ama pencereyi unutmuştu, seninki arkasını döner dönmez, keçi pencereden atlayıp kaçtı.

Gülersin ha, Gringoire! Yadsıma, ben seni bilirim; sen o zavallı Mösyö Seguin’e karşı keçilerin yanım tutarsın. Ama biraz sabret, sonunda da gülecek misin, bakalım?

Beyaz keçinin dağa gelişi, her yerde hayranlık uyandırdı. Yaşlı çamlar, o güne dek keçinin böyle güzelini hiç gör­memişlerdi. Onu küçük bir kraliçeymiş gibi karşıladılar. Kes­tane ağaçlan, Blanquette’i dallarının uçlarıyla okşayabilmek için, yerlere dek eğiliyorlardı. Yolunun üstünde, sarı katırtırnakları açıyor ve ellerinden geldiğince güzel kokmaya çaba­lıyorlardı. Bütün dağ, onun gelişiyle bayram etti.

Bizim keçinin nasıl mutlu olduğunu artık sen düşün, Gringoire! Artık ne ip var, ne de kazık… Onu, keyfinin istediği gibi sıçramaktan, otlamaktan alıkoyacak hiçbir şey yok…

Asıl otun bolluğu oradaydı. Ta boynuzlarını aşacak uzunlukta, dostum! Hem de ne ot! Lezzetli, ince, diş diş, bin bir çeşit bitkinin ürünü… Hele çiçekler?.. Maviş maviş, kocaman boru çiçekleri, uzun çanaklı kırmızı yüksük otları, sarhoş edici özleri taşan bütün bir yabanıl çiçek or­manı!…

Beyaz keçi, bunların arasında yarı sarhoş, ayakları havada, yere dökülmüş yapraklarla kestanelere karışarak bayır aşağı yuvarlanıp duruyordu… Sonra, bir sıçrayışta ayağa kalkıyor, haydi yallah, yine çalıların, yeşilliklerin içine dalıyor, fırt bir kayanın üstüne çıkıyor, fırt bir hende­ğin dibine atlıyordu. Bir aşağı, bir yukarı, her yere burnu­nu sokuyordu. Sanki Mösyö Seguin dağa on keçi birden salıvermişti.

Çünkü Blanquette’in hiçbir şeyden pervası yoktu.

Bir sıçrayışta koca koca selleri aşıyor, aşarken de su ve köpük içinde kalıyordu. Sonra, sırsıklam, gidip düz bir kayanın üstüne uzanıyor, güneşte kurunuyordu… Bir seferinde de, ağzında bir çiçek, yaylanın kıyısına dek geldi ve aşağıda,ta en aşağıda, ovada, arkasındaki ağılıyla Mösyö Seguin’in evini gördü. Bu görünüme, katıla katıla güldü.

— Ne de küçükmüş! dedi. Nasıl olmuş da sığmışım!

Zavallıcık, kendini onca yüksekte görünce, bir türlü dünyaya sığamaz olmuştu…

Özetle, Mösyö Seguin’in keçisi çok güzel bir gün geçirdi. Öğleye doğru, sağa sola koşarken, bir yaban asma­sını kıtır kıtır yiyen bir sürü dağ keçisinin arasına düştü.

Bizim beyaz giysili kaltak, ortalığı birbirine kattı. Kendisine yaban asmasının en lezzetli parçasını sundular. Hele erkekleri görme. Bir çıtkırıldım oldular ki!.. Dahası da var Gringoire, ama aramızda kalsın. Siyah tüylü genç bir dağ keçisi, sanırım Blanquette’in hoşuna gitmek onuruna ulaş­tı. İki sevdalı, bir iki saat ormanın içinde yittiler. Birbirle­rine ne söylediklerini öğrenmek istersen, git de, yosunla­rın altında belirsiz dolaşan geveze kaynakları sorguya çek.

*

Birdenbire hava serinledi. Dağ, menekşe rengi bağladı; akşam olmuştu…

Küçük keçi, şaşırıp kaldı:

— Ne çabuk!

Aşağıda tarlalar sise gömülmüştü. Mösyö Seguin’in ağılı, hemen hemen gözden yitmişti; küçük evin yalnızca tüten bacasıyla çatısı görünüyordu. Blanquette, ağıla dö­nen bir sürünün çıngırak seslerini dinledi, içi burkuldu. Yu­vasına dönen bir akdoğan, göçerken kanatlarıyla ona sü­ründü. İçi titredi… Sonra dağda bir uluma duyuldu:

— Huuu! Huuu!…

Aklına kurt geldi; bütün gün, çılgın gibi, kurdu hiç düşünmemişti.. Yine o anda ovanın ta dibinden bir boru sesi geldi. Bu, bizim Mösyö Seguin’in başvurduğu son yoldu.

Kurt:

— Huuu! Huuu! diye uluyordu.

Boru:

— Gelsene! Gelsene! diyordu.

Blanquette, bir an geri dönmek istedi, ama kazığı, ipi, ağılın çitini anımsayınca, artık bu yaşama katlanamayacağını, dağda kalmanın daha iyi olacağını düşündü.

Artık boru sesleri de kesilmişti.

Keçi tam arkasında bir yaprak hışırtısı duydu. Döndü; karanlıkta kısa ve dimdik iki kulakla, pırıl pırıl yanan bir çift göz gördü… Bu kurttu.

*

Koskocaman, kıpırtısız, kıçüstü oturmuş, küçük beyaz keçiye bakıyor ve onu gözleriyle şimdiden yiyor gi­biydi. Nasıl olsa yiyeceğini bildiği için hiç ivedi davranmıyordu. Yalnızca, keçi dönünce, kötü kötü gülmeye baş­ladı:

— Hah! Hah! Mösyö Seguin’in küçük keçisi! Sonra, kocaman kırmızı diliyle kav (kahve) rengindeki sarkık dudaklarını ya­ladı.

Blanquette, mahvolduğunu anladı… Bir an, bütün gece dövüşüp de ancak sabah olunca kurdun karnına giden koca Renaude’un serüvenini anımsadı ve boş yere uğraşmaktansa, hemen yutuluvermenin daha iyi olacağını dü­şündü. Sonra bundan vazgeçti, kafasını kıstı, boynuzları­nı uzattı, savunmaya hazırlandı. O, Mösyö Seguin’in kah­raman keçisi değil miydi ya!.. Kurdu öldürme umuduna ka­pılmamıştı (keçiler kurtları öldürmezler) ama Renaude ka­dar dayanıp dayanamayacağını anlamak istiyordu…

Sonunda canavar, keçinin üstüne yürüdü. Küçücük boynuzlar da eyleme geçti. Ah yavrucuk! Var gücüyle nasıl dayanıyordu. Belki on kez, yalan söylemiyorum Grin­goire, belki on kezden daha çok, kurdu gerileyip soluk al­mak zorunda bıraktı. Bu bir dakikalık aralıklarda bile, kâ­fir obur, hemen o güzelim ottan bir parçacık koparıyor, son­ra ağzı dolu dolu, yine kavgaya tutuşuyordu… Bu, bütün gece sürdü. Mösyö Seguin’in keçisi zaman zaman parlak gökyüzündeki yıldızların kaynaşmasına bakıyor ve kendi kendine:

— Ah, ne olur, diyordu, şafak sökünceye dek dayanabilsem!…

Yıldızlar, birbiri ardısıra sönüp yitti. Blanquette boynuzlarına, kurt da dişlerine güç verdi… Ufukta solgun bir ışık göründü… Çiftliğin birinden kısık sesli bir horoz öttü.

Can vermek için sabahı bekleyen zavallı hayvancık:

— Çok şükür! dedi ve kan lekelerinin benek benek et­tiği o güzelim beyaz postuyla boylu boyunca yere serildi…

O zaman kurt, küçük keçinin üzerine atıldı ve onu parçalayıp yedi.

*

Hoşçakal Gringoire!

Dinlediğin öyküyü ben uydurmadım. Bir gün olur da Provence’a gelirsen, bizim çiftçilerden sık sık şunu duyarsın: Mösyö Seguin’in keçisi, bütün gece kurtla boğuştu, sonra, sabah olunca, kurt onu yedi. Beni iyi dinliyor mu­sun, Gringoire:

Sonra sabah olunca, kurt onu yedi.

(Alphonse Daudet, Çev: Sabri Esat Siyavuşgil, Değirmenimden Mektuplar, Cumhuriyet 2000,s.29-36 )

ALPHONSE DAUDET(1840-1897). Fransa. Lyon’da öğrenim gördü. Paris’te gazete ve dergilerde hikayeler yayınladı, yazı işleri yöneticiliği yaptı.Cezayir gezisi izlenimlerini eserlerinde kullandı. Gerçekçi akımla başladığı edebiyat anlayışını Natüralizm ile tamamladı. ROMAN: Taraskonlu Tartarin. HİKAYE: Pazartesi Hikayeleri.

 

(4618)