Vasconcelos, Şeker Portakalı

0
799

KİŞİLER, KARAKTERLER:

 

ZEZE: Beş yaşında, sarışın, kıs a boyludur. Hareketli, yaramazdır. İnce düşünceli, duyguludur. Annesi ve ablasını çok sever.

 

TOTOCA:  Zeze’nin ağabeyi. Esmer, orta boylu. Çıkarcı.

 

EDMONDO DAYI: Bembeyaz saçlı ve yaşlıdır. Bilgili, iyi dinleyici ve anlatıcıdır.

 

 

MANUEL VALDERAS: Portuga: Portekizli diye de geçer. Zeze’nin konuştuğu orta yaşlı adam. Zengindir. Arabasıyla Zeze’yi gezdirir.

 

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

 

Zeze, beş yaşında yaramaz ama zeki bir çocuktur.  Totoca abisi Louis en küçük kardeşidir. Gloria, Lala ve Jandira  de ablalarının adlarıdır.Totoca Zeze’yi şehirde gezdirir. Hayatla ilgili bilgiler verir, anlatır. İşçi olarak çalışan annenin geliriyle aile geçinir. Çocuğun babası işsizdir. Kızınca Zeze’yi döver. Zeze’yi ablası da ağabeyi de döverler.

 

Zeze kendi kendine okuma yazma öğrenir ve okula başlar. Yeni eve taşınırlar.  Büyük ağaçları büyükler sahiplenince Zeze’ye en küçük fidan kalır. Zeze, bu  evin bahçesindeki şeker portakalı ağacıyla konuşur, dertleşir. Küçük kardeşi Luis de bu ağaçla oynar, oyalanır.

 

Çocuk okulda başarılıdır. Olgunlaşır.  Öğretmeni yemek ve giyecek yardımı yapar.Okula giderken bir sokak şarkıcısıyla tanışır. Onunla şarkı söyleyip satar.

 

Yılbaşında ailede herkes umutsuz ve mutsuzdu. Hediye alamamışlardı. Yırtık ayakkabısına da Noel hediyesi konmamıştı. Zeze “İnsanın fakir bir babasının olması kötü” diye söylendi. Babası da duydu çok üzüldü.  Vicdan azabını dindirmek için Zeze, boya sandığı ile ayakkabı boyayarak para kazanır babasına Noel hediyesi olarak sevdiği pahalı sigaralardan   alır.

 

Luis’in elinden tutan Zeze, bedava oyuncak dağıtılacak meydana gelir. Ancak iki saat önce oyuncaklar paylaşılmıştır. Çevrede ambalaj kağıtları uçuşur.

 

Zeze’nin en sevdiği eğlence otomobillerin  arkasına takılmaktır.  Bir taksi şoförü onu fark etti, yakaladı ve poposuna şaplak attı. Küçük çocuk bu adamı büyüyünce öldürmeye yemin etti.

 

Çocuklar Zeze’yle şoförden dayak yediği için alay ederler, onu kızdırırlar.  Çocuk da komşularından armut çalarken camı kırar ve ayağı kesilir, kanar.  Abi ve Lala ablası onu döverler. Gloria kurtarır ve ayağını geçici olarak sarar. Çocuğun ayağı aksamaktadır.

 

Ertesi gün okula giderken dayak yediği şoför otomobiliyle  Zeze’nin önünde durur. Onu eczaneye götürür, ilaç alır, ayağını sardırır. Kısa sürede iyileşir.

 

Bu adam Portgua’dır. Zeze onunla tanışır ve arkadaş olur. Bu  yardımsever ve konuşkan adamı babası gibi sever. Kendisin evlatlık almasını ister. Her gün onu görmek, pastanede onunla oturmak, otomobiliyle gezmek ister. Zeze şehirden geçen treni de çok sever onunla konuşur, treni bir arkadaşı gibi görür.

 

Totoca yol genişletilmesi sırasında şeker portakalı ağacının kesileceğini söylemesi üzerine Zeze çok üzülür. Bir gün sonra Portekizlinin taksisiyle trenin altında kalır ve Zeze’nin çok sevdiği adam ölür. Çocuk çok etkilenir, hastalanır. Gökten birinin kendisini almasını diledi. Zeze’nin iyileşemeyeceğini sananlar fazlaydı. Doktor da çocuğun büyük bir şok yaşadığını belertti.

 

Zeze bu sarsıntıyı da atlatır, hayata bağlanır. Babası da iş bulur. Şeker portakalıyla vedalaşır. Yeni evlerine taşınırlar.

 

Güney Amerika’da Brezilya’da 1924 yılında geçen olaylar yazarın çocukluk anılarının anlatılmasıdır. Yazar, romanın sonunda “Son İtiraf” adıyla yazma amacını belirtir: “Yıllar geçti, sevgili Manuel Valadares. Şimdi kırk sekiz yaşındayım ve zaman zaman, özlemimde, hep bir çocuk olduğum izlenimine kapılıyorum. Birden ortaya çıkıverecekmişsin, bana artist resimleri ve bilyeler getirecekmişsin gibi geliyor. Hayatın sevilecek yanlarını bana sen öğrettin, Sevgili Portuga’m. Şimdi bilye ve artist resmi dağıtma sırası bende, çünkü sevgisiz hayatın hiçbir anlamı yok. Ara sıra sevgimle mutluyum, ara sıra da yanılıyorum; bu daha sık oluyor.” (s..207)

 

Şeker Portakalı iki bölümü ve alt bölümleri: Birinci Bölüm: Günün birinde  acıyı keşf eden  küçük bir çocuğun öyküsü , 1. Nesneleri keşfederken, 2. Küçük bir şeker portakalı fidanı,  3. Yoksulluğun cılız parmakları,  4. Kuş, okul ve çiçek,  5. ‘Öldüğünü görmek istiyorum bir zindanda’, s. 9-107; İkinci Bölüm: O sıra göründü küçük İsa olanca hüznüyle 1.Yarasa, 2. Fetih, 3. Ufak tefek gevezelikler, 4. İki unutulmaz dayak, 5. Tatlı ve garip istek, 6. Sevgiyi oluşturan ufak tefek şeyler, 7. Mangaratiba, 8. Çok yaşlı bir ağaç,s.105-206.

 

METİN: YARASA

 

“Elini çabuk tut Zeze, okula geç kalacaksın!”

 

Masanın başına oturmuş, hiç acele etmeden kuru ekmekle kahvemi yiyip içiyordum. Her zamanki gibi bir dirseğim masaya dayalıydı, duva­ra raptiyelenmiş takvime bakıyordum.

 

Glöria sinirli ve telaşlıydı. Dinlenmiş bir ka­fayla ev işlerine başlamak için, öğlene kadar görünmemek üzere bir an önce kaybolmamızı sabır­sızlıkla bekliyordu.

 

“Hadi bakalım, şeytan,” dedi. “Daha saçın bi­le taranmamış, hep saatinde hazırlanan Totoca gibi olmalısın.”

 

Gidip bir tarak getirdi. Saçlarımı taramaya başladı beni.

 

“Şu sarı çıyanın taranacak üç tel bile saçı yok,” diye söyleniyordu bir yandan da.

 

Ayağa kaldırıp tepeden tırnağa incelemeye başladı. Önlüğüm temiz miydi, ya pantolonum?..

 

“Artık yolu tut, Zeze.”

 

Totoca ve ben çantalarımızı omzumuza asıyorduk, içinde kitaplarımız, defterlerimiz; bir de kalemlerimiz vardı yalnızca. Kahvaltılık bir şey söz konusu değildi; öbür çocuklar içindi bu!

 

Gloria çantamın dibini yokladı, bilyelerin ağırlığını hissetti ve güldü. Okula varmadan, çarşının orada giyeceğimiz lastik pabuçlarımız ellerimizdeydi.

 

Sokağa çıkar çıkmaz Totoca tabanları yağlıyor, beni arkada bırakıyordu. O zaman içimdeki kötülük prensi uyanıyordu. Dilediğimi yapabile­ceğim için Totoca’nın bırakıp gitmesinden hoş­nuttum. Beni asıl büyüleyen, Rio-Sâo Paulo yoluydu… Çünkü Yarasa olmak! Evet, yarasa olmak. Arabaların arkasına asılmak ve yolun rüzgârını, lastiklerin ıslık çalışında hızı hissetmek. Yeryüzünün en güzel şeyiydi bu. Hepimiz yapı­yorduk. Totoca, arkadan gerektiğini arabalar yü­zünden çok sıkı tutunmak gerektiğini Özellikle öğütleyip nasıl yapılacağını da iyice öğretmişti. Kısa zamanda korku nedir bilmez olmuştum. Se­rüven tutkusu beni en zorlu arabaların arkasına takılmaya itiyordu. Öyle gözü pek olmuştum ki, Bay Ladislau’nun arabasına daha durmadan atla­mıştım. Tek beceremediğim, Portekizli’nin güzel arabasıydı. Gerçekten nefis, bakımlı bir araba­daydı bu. Madenî yerleri ayna gibi parlıyordu. Kornasının çok güzel bir sesi vardı: kırdaki inek­ler gibi böğürüyordu. Ve o, bu harika şeyin sahibi olan o adam, insanı hiç de yüreklendirmeyen küs­tah bir havayla geçip gidiyordu. Kimse kendini bu herife taşıtma cesaretini gösteremiyordu. İnsa­nı dövdüğü, öldürmeden önce de hadım etmekle tehdit ettiği söyleniyordu. Bu yüzden hiçbir öğrenci, yarasa oyununu ona uygulamaya cesaret edemiyordu. Ya da hiç değilse şimdiye kadar cesaret edememişti.

 

Bundan Minguinho’ya söz ettiğimde şöyle de­di:

 

“Gerçekten hiç kimse mi, Zeze?”

 

“Gerçekten hiç kimse. Bu cesareti kendinde bulan kimse çıkmadı.”

 

Minguinho’nun güldüğünü fark ettim, ne düşündüğümü seziyordu.

 

“Ama denemek isteğiyle yanıp tutuşuyorsun, değil mi?”

 

“Orası öyle. Sanırım…”

 

“Ne sanıyorsun?”

 

Bu kez gülen bendim.

 

“Çabuk söyle!”

 

“Çok meraklısın.”

 

“Nasıl olsa her zaman anlatırsın bana; eninde sonunda anlatırsın, kendini tutamazsın.”

 

“Şunu biliyor musun, Minguinho? Evden saat yedide çıkıyorum, değil mi? Kavşağa vardığımda saat yediyi beş geçiyor. Yediyi on geçe de Portekizli, arabasını ‘Yoksulluk ve Açlık’ Bakkaliyesi­nin köşesinde durdurup bir sigara alıyor… Günün birinde cesaretimi toplayacağım, arabaya binme­sini bekleyeceğim ve hop!..”

 

“Bunu yapamayacak gibisin.”

 

“Yapamaz mıyım? Görürsün.”

 

(Şeker Portakalı, Çev: Aydın Emeç, Can Yayınları, 2004, s.107-109)

 

 

 

JOSE MAURO de VASCONCELOS (1920-1988). Brezilyalı. Tıp öğrenimini bırakıp değişik işlerde çalıştı, insanlar tanıdı. İyi bir gözlemcidir. ROMAN: Beyaz Toprak, Kırmızı Papağan. Güneşi Uyandıralım, Delifişek.

(9966)