Mark Twain, Tom Sawyer

0
2073

KİŞİLER, KARAKTERLER:

 

TOM SAWYER : Engincesine romantik bir muhayyile gücüne sa­hip, on iki yaşında bir çocuk; haddinden fazJa yaramaz.

 

SİD : Tom’un ukalâ ve gammaz erkek kardeşi.

 

POFLY TEYZE: Tom’un iyi kalpli, dindar ve titiz teyzesi ve hâ­misi.

 

BECKY THATCHER; Mavi gözlü, sarı saçlı güzel bir kız; Tom onu kendisine sevgili olarak seçer.

 

JOE HARPER : Tom’un çok yakın arkadaşı.

 

HUCK FİNN : Kasabanın ayyaşının evsiz, yırtık pırtık fakat ge­çimini sağlayabilen oğlu.

 

INJUN JOE: Tom ve Huck üzerinde dehşet uyandıran son derece kötü huylu, hırçın melez.

 

MUFF POFTER: Mezar soyguncusu ve şamar oğlanı.

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

 

(Amerika’nın) Missouri eyaletinin St. Petersburg kasabasında yaşayan Tom Sawyer’ın başlıca özelliği yaramazlıktır ve mektepten de hiç hoşlanmaz. Bir gün mektepten kaçar ve dürüst kardeşi Sid, teyzeleri Polly’ye söyler. Torn, bahçeyi çevreleyen çiti badanalamağa mahkûm edilir ve gerçekten hoş bir iş olma­masına rağmen, zevklenmiş görünür. Kısa bir zaman sonra, arkadaşlarından bazıları, ona yardım etmek is­terler. Tom, kendisine para ödedikleri takdirde, bu işi yapabileceklerini söyler ve böylece, kasabadaki ço­cukların en zengini olur.

Tom, bir sürü zorluklarla karşılaşır, haşarılık ya­par, İncil’den parçalar ezberleyene, özel sarı bilet ve­rilir, fakat Tom, bu biletleri başka yollarla toplar. Bu konudaki bilgisi öğrenilmek istendiği zaman, Hıristiyanlığın ilk iki inananının kim olduğu sorulur ve Tom “Davud ve Goliat” der. (Yanlıştır.) Kilisede ko­nuşan papazı dinlerken uykusu gelir; yanındaki küçük bir kutu içinde taşıdığı kene’yi kilisenin kapısın­daki bir köpeğe kor ve hayvanı kiliseye salar. Kasa­baya yeni gelmiş şık ve kibar bir çocuğu kavgaya da­vet eder ve döver.

 

Kasabaya yeni gelen, san saçlı ve mavi gözlü Becky Thatcher de Tom’u heyecanlandırır. Öğretme­ninin kendisini dövmesini dahi göze alarak Tom, sı­nıfta kızın yanına oturur. Derhal çalışmaya koyulan Tom, kızı sevdiğini söyler ve onu da aynı şeyi söyle­meğe zorlar ve kızın nişanlısı olur. Fakat bir gün, is­temeyerek daha Önce başka biriyle nişanlandığını söyleyince, kız kendisini terkeder ve Tom, kendi kendisine acıyarak ve kızgınlık duyarak ayrılır.

 

Tom, mektebe gitmektense, arkadaşlarıyla Robin Hood, hırsız-polis, harp oyunları, korsanlık ve bu tür diğer oyunlar oynamayı ve maceraları daha fazla sever. Fakat bir macera, kötü sonuç verir. Teyzesi Polly ve Sid’i atlatarak, üstü başı yırtık pırtık Huck Finn adlı çocuk ile, mezarlığa gider. Hayattayken kötü bir insan olarak tanınan birinin mezarı başına gittikten sonra, şeytanın görünmesini bekleyecekler ve bir kedi leşini (kedi leşini Huck bulur) onun üzerine fırlatarak, diyecekler ki: “Şeytan, ölüleri takip eder, kedi şeytanı takip eder, siğil de kediyi tayip eder. İşte böyle hakkından gelirim!” Çocuklar, şeytanla değil, üç mezar soyguncusu ile karşı­laşırlar: Genç Dr. Robinson, kötü niyetli bir melez olan Injun Joe, ve kasabanın ayyaşı Muff Potter. Çocuklar, derhal gizlenir ve onların ne yaptıklarını gözetlerler. Injun Joe, daha fazla para ister, ardından Muff Potter de aynı istekte bulunur ve Dr. Robinson, onların bu isteklerini reddeder. Doktor, bir yumruk­la Muff’u devirir. Kızan Injun Joe, bıçağını doktora indirir ve hâlâ kendine gelemeyen Muff’un eline tutuşturur. Muff, kendisine gelince, doktorun üzerine atıldığını ve onu bıçakladığına Muff’u inan­dırır. Fakat Joe, bunu kimse­ye söylemeyeceğine söz verir. Dehşete kapılan çocuk­lar kaçarlar ve kan üzerine yemin ederek, gördüklerini kimseye anlatmamağa yemin ederler. Aksi tak­dirde, Injun Joe’nin kendilerinden öç alacağına emin­dirler.

 

Tom ve Huck, meseleyi unutmağa çalışırlar; hat­ta Muff tevkif edildiği zaman dahi sessiz kalırlar. Bu arada, diğer maceraları da onlara yardımcı olur. Halası Polly’nin  kaprislerine dayanamayan Tom, Huck ve Joe Harper ile birlikte, yakındaki Jackson Adasına kaçar. Çocuklar, bu adada iyi vakit geçirirler; avlanırlar, yüzerler ve tütün içmesini öğrenirler. Bu arada, kayıklarla kendi cesetlerinin arandığını görürler! Ailelerinin üzüldüğünü düşünerek dönmeğe karar verirler. Üstelik, canları da sıkılmağa başlamıştır. Tom, geceleyin kasabaya yüzerek gider ve durumu araştırır. Halası Polly’nin ve Bn. Harper’in ağlaştıklarını görür. Herkes, Tom ve Joe’nun çok iyi olduğunu söyler. Tom, kendisi ve arkadaşları için, Pazar günü kilisede tö­ren düzenleneceğini öğrenince, bir ara, meydana çıkmak, ölmediğini göstermek ister. Evden gizlice dışarı çıkar ve adaya döner. Pazar günü, herkesin ağlaştığı ve papazın konuşmasının en heyecanlı yerinde Tom, Joe ve Huck, kiliseden içeri girerler ve gözyaşları ve sevinç çığlıkları arasında yakınlarıyla kucaklaşırlar.

 

Tom ve sarı saçlı, mavi gözlü kız Becky de ba­rışır. St. Petersburg’daki hayat, Muff Potter’in yargılanmasına kadar devam eder. Bütün deliller onun aleyhinedir; mahkûm olacağı kesindir. Ardından Tom, şahit olarak mahkemede görünür. Cesur bir şekilde, Injun Joe’nın doktoru öldürdüğünü ve suçu Muff a yüklediğini anlatır. Injun Joe, pencereden at­lar ve kaçar. Muff serbest bırakılır, Tom da kahra­man olur.

 

Fakat Tom’un tekrar canı sıkılır. Huck ile birlik­te define aramağa karar verirler. Bazı yerleri kazar, netice alamazlar. Kazma-küreklerini, cinlerin ziyaret ettiği söyle­nen bir eve götürürler. Evin üst katını araştırırlar­ken, bir takım sesler işitirler ve budak deliklerinden baktıkları zaman, üstü başı berbat bir yaratık ve bir İspanyol görürler. İspanyol, Injun Joe’dır, 650 doları gömmeğe gelmiştir. Joe, parayı gömmek için toprağı kazarken, içinde bir kaç bin altın para bulunan bir sandık bulur. Bu, muhtemelen, eşkıyaların hazineleridir.  Fakat Joe şüphelenir. Hazineyi götürmek ister, arkadaşına der ki: “Numara İki, haçın altında.”

 

Çocuklar, sahte İspanyolu ve arkadaşını takip et­meğe karar verirler. Nihayet, Injun Joe; bir mey­hanede sarhoş bir durumda bulurlar. Tom, Becky ve arkadaşlarının tertipledikleri pikniğe katılacağından Huck, nöbetçi durmağa ve Injun Joe’yı hazine yo­lunda takip etmeğe karar verir. Bir gece, o ve ar­kadaşı yola çıkarlar ve Huck da peşlerinden gider. Gizlendikleri yerden, onların Dul Bayan Douglas’ı soymayı ve bıçaklamayı planladıklarını duyar. Injun Joe, kadının müteveffa kocasına kızgınlık besler. Dehşete düşmesine rağmen Huck, köyden yardım is­ter. Eşkıyalar kaçarlar.

 

Bu arada, piknikte, Becky ve Tom bir mağaraya girer ve ötekilerden ayrılırlar. Üç gün, kapkaranlık mağarada yemek yemeden kalırlar. Tom, bir gün, mum tutan bir el görür. Injun Joe, saklanmağa çalışmaktadır. Talih burada yardım eder; Injun Joe, Tom’un kim olduğunu bilmez ve kaçar. Tom, nihayet, bir ışık ışını görür. Becky ile birlikte, ışını takip eder ve mağaradan çıkarak, sevinç içinde aileleriyle kucaklaşırlar. Bu gibi olayların önüne geçmek için, Becky’nin babası, mağarayı kapatır. Injun Joe içeride kalır. Tom, Huck’a hazinenin mutlaka içeride bulunduğunu söyler. Beraberce, Tom ve Becky’nin girdiği yerden mağaraya girerler ve içerideki hücre­lerden birinde, mum isi ile çizilmiş bir hac ve altında da hazineyi bulurlar!

 

Tom ve Huck, altın paraları küçük torbalar için­de St. Petersburg’a götürürler. Yolda, Dul Douglas’ı ziyaret ederler ve kadın kendilerini içeri davet eder. Huck’un kahramanlığının, kadını nasıl kurtardığı anlatılır ve Tom da hazineyi gösterir. Çocuklara şimdi, günde bir dolar verilecektir. Fakat Huck,  dul ka­dın kendisini evlâtlık edinmiş, medenî bir tarzda giyindirmiş, mektebe ve kiliseye göndermiş olmasına rağmen memnun değildir. Kadının yanından ayrılır. Ancak Tom, ona, bir eşkıya grubu teşkil edeceğini ve kendisini de yanına alacağını söyleyerek ikna eder ve çocuk, istemeye istemeye kadının yanına döner.

 

 

 

ELEŞTİRME, DEĞERLENDİRME:

 

Kitap, piyasa romanları kadar duygulandırıcı. Olayların sırası zaman zaman o kadar gelişi güzeldir. Erişkin karakterler, gereksizdir. Bazen çok fazla duygusallık  gerçekliği gizliyor.

 

Tom Sawyer, realist  değil, Amerikan efsanesidir. Kitabı, başka düşüncelerle ele almak, onu yanlış okumak ve sayısız neslin çocuklarının -ve onların babalarının- böylece yaşadıkları sihirli tecrübeyi kaçırmak demektir.

 

Çünkü okuyucu, kendisini verdiği takdirde, Tom Sawyer, zevkle okunacak bir kitap. Bu kitap için, “Amerikan pastoral romanı,” “mazinin romantikçe hatırlanması,” dendi ve yazarın kendisi de şöyle anlattı: “Dünyevî bir hava verilmesi için, nesir şekline sokulan bir ilâhi.” Kitabının Önsözünde diyor ki: “Ki­taptaki maceraların ekserisi gerçekten yaşandı.”

 

Tom Sawyer, artık Amerikan klâsiği hâline ge­len pastoral manzaralarıyla zengin: Tom’un (yardımcılarıyla) çiti badana etmesi, kilisede köpeğe kene koyması, Becky’nin mektepteki bir yanlış hareketini yüklenmesi. Karanlık manzaralarda da: Tom’un, mağarada Injun Joe ile karşılaştığı zaman dehşete ka­pılması, Huk ile beraber mezarı ziyaretleri, Muff Potter’i kurtarmak için mahkemedeki sözleri.

 

Konuşmalar başarılıdır ki, Mark Twain’den sonraki yazarlar örnek aldılar. Çocukla­rın konuşmaları bazen “karikatürimsi” ise de, hare­ketleri, “çocuk psikolojisinin gerçekçi örnekleri.”.

 

 

 

METİN: GİZLİ BİR TÖREN

 

O gece dokuz buçukta Tom’la Sid her zaman olduğu gibi uyumaları için odalarına gönderildiler. Tom yatağına uzanarak sabırsızlıkla beklemeye bağladı. Tam güneşin doğacağını düşündüğü bir sırada saat onu çaldı. Tom, umutsuzluğa kapılmıştı. Yatakta sı­kıntıyla dönüp çırpınmak istiyordu ama, Sid’i uyan­dırmaktan korkuyordu. Sonunda istememesine rağ­men uyuklamaya başladı. Saat on biri çaldı ama ço­cuk bunu duymadı. Aynı anda dışarıdan bir miyavla­ma duyuldu. Bunu bir ikinci miyavlama daha takip etti. Komşulardan birinin penceresi açıldı ve birisi “defol şeytan seni!” diye bağırdı. Odunluğun ar­ka tarafına fırlatılan boş bir şişenin gürültüsü Tom’u yataktan sıçrattı. Çabucak giyindi ve pencereden atladı. Damın altında dört ayak sürünerek ilerledi. Gi­derken bir iki defa kedi gibi miyavladı. Sonra odun­luğun damına tırmandı. Oradan yere atladı. Huckleberry Finn ölü kedisiyle oradaydı. Çocuklar karan­lıklar içinde kayboldular. Yarım saat sonra ise me­zarlıktaki uzun otların arasında ilerliyorlardı!..

 

Bu mezarlık köyden iki kilometre kadar uzakta, bir tepedeydi. Orada hiç mezar taşı yoktu. Sadece tepeleri yuvarlak tahtalar destek arar gibi yerlere eğil­mişlerdi.

 

Ağaçların arasında hafif bir rüzgâr esiyordu. Tom bunun ölülerin ruhu olmasından korktu. Çocuklar fısıltıyla konuşuyorlardı. Sonunda aradıkları ye­ni mezarı bularak bunun hemen yanındaki üç kara­ağacın arkasına oturdular.

 

Orada bir süre sessizce beklediler. Bu ölüm sessizliğini ancak zaman zaman uzaklarda öten bir baykuşun haykırışı bozmaktaydı.Tom’un  düşünceleri pek sıkıcı bir hal almıştı. Bu yüzden fısıltıyla:

 

“Huck,  ölüler buraya geldiğimiz için sevindiler mi dersin?” diye sordu.

 

Huckleberry de: “Bunu bilmeyi isterdim.” diye fısıldadı.

 

Uzun bir sessizlik oldu. İki çocuk da bu konuyu düşünmekteydiler. Sonra Tom:

 

“Huck, acaba Williams konuştuğumuzu duyuyor mu?”

 

Elbette duyar. Daha doğrusu ruhu duyar. Tanrım!… Sen de duyuyor musun? Geliyorlar galiba…”

 

İki çocuk oldukları yerde biraz daha büzüldüler. Tom endişeli bir sesle:

 

“Gerçekten geliyorlar Şimdi ne yapacağız?”

 

“Bilmiyorum, Tom… En iyisi beklemek sanırım…”

 

“Acaba bizi görürler mi dersin?”

 

“Ah, Tom, onlar karanlıkta da görürler. Keşke buraya gelmeseydik.”

 

Arkadaşının da korktuğunu anlayan Tom onu cesaretlendirmek için:

 

“Korkma, Huck. Onların bize zarar vereceklerini sanmıyorum. Yerimizden kımıldamazsak, bizi farketmeden gidebilirler…”

 

Öyle yapmaya çalışırım, Tom. Aman Tanrım, titremeye başladım.”

 

“Dinle!…”

 

İki çocuk başlarım eğdiler. Soluk almıyorlardı sanki. Mezarlığın bir ucundan boğuk boğuk hafif sesler geliyordu.

 

Tom: “Bak! Görüyor musun? Nedir o?” diye fısıldadı.

 

“O şeytan ışığı!..”

 

Karanlıkta üç gölge, iki arkadaşın bulunduğu yere doğru yaklaşıyordu. Bunların birinin elinde eski bir gemici feneri vardı. Yürüyüş temposuna uyarak hareket eden fenerin sarımsı ışığı, ağaçların arasında garip hayal oyunları yapıyordu.

 

Huckleberry, titreyerek:

 

“Bunlar gerçekten şeytan.” diye fısıldadı. “Üç şeytan… Tom, mahvolduk!.. Sen dua etmesini biliyor musun?

 

“Korkma, biliyorum. Bize bir zarar vereceklerini sanmıyorum. Hemen yere yatalım, belki bizi görmeden geçebilirler.”

 

Huck. boğuk bir sesle:

 

“Onlar şeytan değil, insan!” diye mırıldandı. “Hatta, bunlardan birisinin Muff Potter olduğuna kesinlikle eminim!…”

 

Tom: “Hayır… olamaz!…” diye fısıldadı.

 

“Ben onun sesini tanırım. Sakın yerinden kımıldama. Bizim burada olduğumuzu farkedemezler. Her zamanki gibi sarhoş.”

 

“İşte durdular. Ben de ötekini tanıdım! Bu Kızılderili Joe…”

 

“Evet öyle. Onların yerine şeytanların gelmiş olmasını isterdim. Acaba burada ne arıyorlar?”

 

Artık fısıldaşamıyorlardı. Çünkü üç adam mezra iyice yaklaşmışlardı. Çocukların gizlendikleri yer­den bir iki adım ötede duruyorlardı, içlerinden biri­nin sesi duyuldu :

 

“İşte burada!..”

 

Elindeki feneri kaldırdı. Fenerin ışığı Doktor Robinson’un genç yüzünü aydınlattı. Diğerleriyle birlik­te yeni mezarın yanında durmuştu. Kızılderili Joe’yla, Potter, yanlarında getirdikleri sedyeyi yere bıraktı­lar.. Bunun üzerinden bir kangal ip, kazma ve kürek aldılar. Mezarı kazmaya bağladılar. Doktor alçak bir sesle:

 

“Haydi çabuk olun, neredeyse ay doğacak.” dedi.

 

Adamlar bir şey mırıldanarak mezarı kazmaya devam ettiler. Sonra küreklerden biri tabuta çarptı. Birkaç dakika sonra da iki adam kürekleriyle çıkardıkları tabutun kapağını açarak, ölüyü kaba bir ha­reketle yere devirdiler. Ay bulutların arasından çıka­rak, ölünün rengi uçuk yüzünü aydınlattı. El arabası yeniden hazırlandı ve ceset buna yerleştirildi. İplerle arabaya bağlanarak, üzeri bir battaniyeyle örtüldü. Potter, sustalı, bir bıçak çıkararak ipin sarkan ucunu kesti. Sonra da:

 

“Bu iş de bitti.” dedi. “Şimdi beş dolar daha ver bakalım. Yoksa ölü burada kalır.”

 

Doktor: “Bana bakın, paranızı peşin istediniz, ben de size verdim.” Kızılderili Joe:

 

“Doğru söylüyorsun.” dedi, “Fakat beş sene evvel açlıktan nefesim kokarken, biraz yiyecek istemek için babanın mutfak kapısına geldiğim zaman beni nasıl kovdurduğunu hatırlar mısın? Ben o günü hâlâ unutamam!.. Şimdi senin bana ihtiyacın var. Haydi bu hesabı da görelim.”

 

Yumruğunu doktorun yüzüne doğru sallayarak onu tehdit ediyordu. Doktor birdenbire atıldı ve bir vuruşta onu yere yıktı.

 

Potter bıçağını göstererek:

 

“Sakın arkadaşıma el süreyim deme!” diye bağırdı.

 

Sonra doktorun üzerine atıldı ve boğuşmaya başladılar. Kızılderili Joe’da bu arada ayağa kalktı. Potter’in bıçağını kaparak, döğüşenlerin etrafında dönmeye başladı.

 

Doktor, Potter’in elinden kurtuldu. Williams’ın mezarının başında duran ağır tahtayı yakaladığı gibi Potter’in başına indirdi. Adam cansız bir halde yu­varlandı. Aynı anda Joe, bunu fırsat bilerek elindeki bıçakla genç adamın göğsüne saldırdı. Bu şurada bu­lutlar ayı kapladı. Her taraf birdenbire karardı. Kor­ku içinde bulunan çocuklar hemen oradan uzaklaştı­lar.

 

Ay tekrar gözüktüğü zaman Kızılderili Joe iki adamın başında dikilmiş, düşünceli düşünceli onlara bakıyordu. Doktor anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Uzun uzun inledi ve hareketsiz kaldı.

 

Kızılderili Joe:

 

“Lanet olsun!” diye homurdandı. “Sonunda hesabını gördüm.”

 

Sonra ölünün üzerine eğildi ve ceplerini karıştırarak işe yarayanları aldı. Bu iş bitince elindeki bıça­ğı Potter’in eline yerleştirdi. Bir iki dakika sonra Potter inlemeye başladı. Parmaklan arasında duran bıçağı kavradı. Kaldırarak ne olduğuna baktı. Birden titreyerek bıçağı attı. Üzerindeki ölüyü güçlükle yana itebildi. Sonra şaşkın şaşkın etrafına bakındı. Joe’yla gözgöze geldiler:

 

“Tanrım… Ben ne yaptım Joe?” dedi.

 

Joe, yerinden kımıldamadı:

 

“Kirli bir iş!.. Adamı niçin öldürdün bilmem ki?”

 

“Ben mi? Onu ben öldürmedim!..”

 

“Bana bak!.. Bu sözlere kimse inanmaz.”

 

Potter titremeye başladı. Yüzü bembeyaz olmuştu :

 

“Doğru söyle Joe… Bunu ben mi yaptım? Yemin ederim ki onu   öldürmek istemiyordum.   Bunu nasıl yaptığımı bilemiyorum.”

 

“Onunla boğuşuyordunuz. O senin başına tabutun kapağıyla vurdu. Sen yere yığıldın. Sendeleyerek ayağa kalktın. Bıçağı kaptığın gibi, doktora saldır­dın!.. O da sana tahtayla tekrar vurdu. O andan be­ri yerde baygın yatıyorsun…”

 

“Ben ne yaptığımı bilmiyorum!.. Şu anda ölmek istiyorum. Hayatımda kimseye silah çekmedim. Joe, şimdiye kadar ben hep seni korumuşumdur. Bundan sonra da sen beni koruyacak, kimseye bu olay­dan bahsetmeyeceksin, değil nıi?”

 

“Kimseye söylemem. Doğrusunu istersen sen her zaman bana iyilik etmişsindir. Ben de sana düşmanlık edecek değilim.”

 

Potter ağlayarak:

 

“Joe, bu iyiliğini hayatım boyunca unutmayacağım.” dedi. Joe:

 

“Haydi şimdi sızlanmanın sırası değil. Sen bu tarafa çek git. Ben de diğer tarafa giderim. Haydi kıpırda!.. Arkanda da iz bırakma!…”

 

Diğer taraftan iki çocuk çılgınca köye doğru koşuyorlardı. Korkudan adeta dilleri tutulmuştu. Zaman zaman peşlerinden birinin gelmesinden korkuyorlarmış gibi arkalarına dönüp bakıyorlardı.

 

Tom soluk soluğa:

 

“Yere yıkılmadan şu eski tabakhaneye bir ulaşabilsek!” diye fısıldadı. “Daha fazla dayanamayaca­ğım.”

 

Cevap olarak sadece Huckleberry’nin hızlı solukları duyuldu. Çocuklar ulaşmak istedikleri yere göz­lerini dikerek bütün güçlerini topladılar. Sonunda yan yana açık kapıdan içeri dalarak, yere yığıldılar.  Bir süre sonra kalp çarpıntıları yavaşladı. Tom:

 

“Bu işin sonu nereye varacak, dersin, Huckleberry?” diye fısıldadı.

 

“Dr. Robinson ölecek olursa, bu işin sonu darağacını boylamaktır.”

 

“Öyle mi sanıyorsun?

 

“Bundan eminim, Tom.” diye cevap verdi.

 

Tom bir süre düşündükten sonra:

 

“Huck, bu işi kim açıklayacak, biz mi?” dedi.

 

“Ne diyorsun sen? Diyelim ki Kızılderili Joe asılmadı. Adam kesinlikle bir fırsatını bulur ve bizi öl­dürür. Bundan eminim.”

 

“Huck, dilini tutabileceğine emin misin?”

 

“Dilimizi tutmak zorundayız, Tom. Haydi Tom, kimseye söylemeyeceğimize dair, yemin edelim. Bu sırrı saklamak için karşılıklı yemin etmeliyiz!”

 

“En iyisi de bu! Acaba elele tutuşup öyle mi yemin etmeliyiz.”

 

“Hayır, hayır. Bu işlerde böylesi olmaz. O saçma sapan şeyler için yapılır. Böyle önemli bir yemini yazıyla yazmak gerek. İmza da kanla olmalı.”

 

Tom’da bu düşünceye katıldı. Etraflarını karanlık ve korkunç bir hava sarmıştı. Tom, ay ışığında yerde gözüne çarpan temiz bir tahta parçasını aldı. Cebinden bir kalem çıkardı. Ağır ağır yazmaya baş­ladı.

 

Tom’un kolaylıkla yazı yazması Huckleberry’nin hayranlığını uyandırmıştı. Hemen yakasından bir toplu iğne çıkardı. İki çocuk da iğneyi baş parmakları­na batırarak bir damla kan çıkardılar. Tom, baş par­mağını zorlayarak sıktıktan sonra, yazının altına kan­la adının baş harflerini yazmaya başladı. Sonra Huckleberry’e H ve F harflerini nasıl yazacağını gösterdi.

 

Tahtanın üzerinde şunlar yazılıydı:

 

“HUCK FİNN’LE TOM SAVVYER BU KONUDA DİLLERİNİ TUTACAKLARINA YEMİN EDERLER. BU YEMİNİ BOZMAKTANSA OLDUKLARI YERDE TAŞ KESİLMEYİ TERCİH EDERLER”.

 

Sonra yazılı olan tahta parçasını törenle duvarın dibine gömdüler.

 

Tom pencereden yatak odasına gizlice girdiği za­man, gece bitmek üzereydi. Sessizce soyundu. He­men derin bir uykuya daldı.

 

(Tom Sawyer, Serhat Yayınları,  s. 25-32)

 

MARK TWAIN, SAMUEL LANGHORNE CLEMENS (1835-1910).  Amerikalı. Serüven hikaye ve romanları yazarı. Dergilerde yazdı. Adına edebiyat ödülü verilmekte.

(25635)