Alexandre Dumas, Üç Silahsörler

0
3484

(Birimiz hepimiz için, Hepimiz birimiz için)

 

KİŞİLER, KARAKTERLER

 

 

SİLÂHSÖRLER

 

D’ARTAGNAN (Dartanyan): Genç, yakışıklı ve cesur bir Gaskonyalı.

 

PLANCHET (Planşe): D’Artagnan’m uşağı

 

 

ÜÇ SİLAHŞÖRLER ve UŞAKLARI:

 

ATHOS (Atos): Esrarengiz tavırlı, kibar bir genç

 

GRİMAUD (Grimo): Athos’un uşağı

 

PORTHOS (Portos): İri yarı, palavracı bir adam.

 

MOUSQUETON (Muske):  Porthos’un uşağı

 

BAZİN (Bazen): Aramis’in uşağı

 

ARAMİS (Aramis): Nazik ve hoş bir delikanlı

 

DOSTLARI:

 

MÖSYÖ DÖ TREVİLLE (Treviy): Silâhşörlerin kumandanı

 

ON ÜÇÜNCÜ LOUİS (Lui): Fransa Kralı

 

AVUSTURYALI ANNE (Ann): Fransa Kraliçesi

 

GEORGE VİLLİERS(Corc Vityırs): Buckingham (Bakingam) dükü   İngiltere başbakanı. Aşkı uğruna her şeyi göze alan bir adam

 

MADAM CONSTANCE BONACİEUX (Konstans Bonasiyö) D’Artagnan’ın sevgilisi. Çok genç ve güzel bir kadın

 

 

 

DÜŞMANLARI:

 

KARDİNAL, DÜK DO RİCHELİEU (Rişelyö): Başbakan. Kraldan daha da kudretli bir şahsiyet

 

KONT DO ROCHEFORT (Roşfor): Kardinalin en yakın dostu ve en emin adamı

 

MİLADY (Mileydi): Kardinale yardım eden, harikulade güzel, esrarengiz bir sarışın

 

KİTTY (Kiti): Milady’nin şirin oda hizmetçisi

 

LORD WİNTER (Vıntır): Kumardan ve düellodan hoşlanan bir İngiliz

 

FELTON: Kolayca kandınlabilen bir fanatik

 

MÖSYÖ BONACİEUX (Bonasiyö): Dalkavuk ruhlu, para gözlü bir adam

 

MÖSYÖ COQUENARD (Kokenar): Son derecede cimri bir avukat

 

MADAM COQUENARD: Avukatın aynı derecede hesapçı, çıkarcı, oldukça güzel karısı.

 

 

 

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

 

Gaskonyalı D’artagnan adlı genç  Paris’e giderek silahşör olmak ister. Babasının arkadaşı ve muhafızların kumandanına yazılan mektup da cebindedir. Sıska bir atın üstünde ve komik kılıkla giren gençle alay ederler. O da  iyi giyimli ve soylu görünen adamı düelloya davet eder. Fakat hancıyla birlikte bazı adamlar D’artagnan’a saldırıp bayıltırlar. Cebindeki tavsiye mektubu da alınmıştır.

 

D’artagnan,  Mösyö Dö Treville adlı kumandana durumu anlatırken pencereden dövüşeceği adamı görür, yakalamak için dışarı çıkar.  Athos ile çarpışır, 12’de düelloyu kabul eder.  Sokak kapısındaki iki kişinin arasından geçerken Porthos’la  çarpışır. Onun da  13’teki dövüş teklifini kabul eder. Adamı bulamaz. Tekrar komutanın yanına dönerken Aramis ile tartışır ve onunla da 14’te düello etmeyi kararlaştırırlar. Mösyö Dö Treville ile görüşmesini tamamlar.

 

12’de Athos iki şahidi Porthos  ve Aramis le birlikte D’artagnan’ı düello yerinde bekler. Kardinal’in adamları kendilerini tutuklamak isteyince onları kavgada yenerler. Üç silahşörlerin dördüncü arkadaşı D’artagnan’dır artık.

 

Genç Gaskonyalı iki yıllık  silahşör okuluna kaydolur. Paris’in ünlülerindendir. Kiraladığı evin sahibi güzel karısının kaçırıldığını söyleyerek yardım ister. D’artagnan da arkadaşlarıyla görüşeceğini bildirir. Mösyö Bonacieux adındaki adam geri gelince Kardinal’in adamlarınca tutuklanır. Genç Gaskonyalı  katın döşemesinde delik açarak alt kattaki konuşmaları dinler. Birkaç gün sonra eve bir kadın girer. İçerde pusuda bekleyen adamlar kadını götürmek isterler. D’artagnan kadını kurtarır. Bu kadın Kraliçe’nin yardımcısıdır.

 

İngiliz Dük’üyle  Kraliçe birbirlerini severler. Londra’dan Paris’e kılık değiştirerek gelen Dük, kraliçeyle görüşür. O da mücevherlerini  Dük’e verir.

 

Kardinal bu ilişkiyi bilir. Fransa kralına bildirmek için balo düzenlenmesini ve kraliçenin üçlü kolyeyi takınmasını söyler. Kral baloyu duyurur. Kraliçe Londra’dan kolyeleri getirecek sadık bir kahraman arar. Yardımcısı D’artagnan’a  durumu açıklar. O da zorlukları yene yene İngiltere’ye gidip kolyeyi alır. Dönerken üç silahşörün destek ve yardımını görür. Kraliçe baloda kolyeyi takınca Kardinal cezalandırılır. D’artagnan ile Madam Bonacieux birbirlerni severler.

 

 

 

METİN: 36 ŞARAP VE SU

 

Hâlâ kendine gelememiş olan Madam Bonacieux, zorla bir kaç lokma yemek yedi. Bardaktaki şaraba ise ancak dudaklarını dokundurdu.

 

Milady, sanki şarabı başına dikecekmiş gibi bir tavırla, “Haydi, yavrum,” dedi. “Bak. Benim gibi yap..” Fakat bardağı dudağına götürmedi zira dışarıdan müthiş bir gürültü aksetmişti. Daha ziyade uzaklardan do­lu dizgin gelen atların nal seslerini andırıyordu bu. Sesler berraklaşınca, Milady de hayvanların kişnediklerini duyduğunu sandı.

 

Gök gürültüsünün en tatlı rüyaları altüst etmesi gibi, bu nal sesleri de Milady’nin bütün keyfini kaçırdı. Sapsarı kesilerek, pencereye koştu. Constance Bonacieux ise titreyerek ayağa kalkmış ve düşmemek için sandalyeye tutunmak zorunda kalmıştı. Henüz bir şey gözükmüyordu ama bir kaç atlının dörtnala yaklaştıklarını anlamak kabildi.

 

Madam Bonacieux, “Yarabbi!” diye inledi. “Kim bunlar?”

 

Milady, insanı korkutan bir sükûnetle, cevap verdi: “Düşmanlarımız veya dostlarımız… Siz oradan ayrılmayın. Ben bir iki dakika sonra vaziyeti size haber veririm.”

 

Artık Madam Bonacieux, sapsarı çehresiyle, hiç konuşmadan ve kımıldamadan, tıpkı bir heykel gibi duruyordu.

 

Gürültü çok artmıştı. Atlıların iyice yaklaştıkları, artık manastırla aralarında yüz elli adım kadar bir mesafe kaldığı anlaşılıyordu. Yalnız, yolun dönemeci yü­zünden onları görmek ve tanımak henüz kabil değildi… Bir saniye sonra yankı iyice belirginleştiği için Milady, nalların ritmik tıkırtısından atların sayısını tahmin edebildi… Gözlerini kısarak, gölgelerin uzadığı yola doğru baktı. Alaca karanlıkta süvarileri tanıyabilecekti.

 

Birdenbire dönemeçte, pırıl pırıl sırma şeritli, tüylü şapkalar belirdi… Milady, telâşla süvarileri saydı. İki… Beş… Ne nihayet sekiz… İçlerinden biri arkadaşlarından bir kaç adım ilerideydi… Milady, hafifçe inledi. Baştaki atlıyı tanımıştı. D’Artagnan’dı bu.

 

Madam Bonacieux, hıçkırdı:

 

“Yarabbi! Madam, ne var? Kimler geliyor?”

 

“Kardinalin muhafızları! üniformalarını   tanıdım! Kaybedecek bir saniyemiz bile yok. Hemen ka­çalım .”

 

Rahibe namzedi, “Evet, Madam,” diye tekrarladı. “Hemen kaçalım.” Fakat dehşetten donmuş kalmış­tı. Orada duruyor, bir adım bile atamıyordu. Bu arada süvariler pencerenin altından geçmekteydiler.

 

“Gelin! Allahaşkına, gelin! Haydi!” Milady, genç kadını kolundan yakalayarak onu sürüklemeğe çalıştı. “Bahçe yoluyla kaçabiliriz. Bende kapının anahta­rı da var. Haydi, çabuk olun! Beş dakika sonra her şey bitmiş olacak!”

 

Madam Bonacieux, yürümeğe çalıştı. Fakat iki adım atar atmaz diz üstü çöktü. Milady onu kucağına alıp götürmek istedi, fakat bunu da yapamadı. Aynı anda arabanın süratle hareket ettiğini duydular. Bunu, si­lâh sesleri takip etti. Galiba süvarilerle arabadakiler birbirlerine ateş ediyorlardı.

 

Milady, haykırdı, “Son defa söylüyorum! Gelecek misiniz?”

 

“Yürüyemiyorum! Yarabbi!   Bütün kuvvetimin kesildiğini görmüyor musunuz? Bir tek adım bile atacak halim yok. Siz kaçın!”

 

“Sizi burada mı bırakayım, yavrum? Asla!”
Milady, birdenbire sustu. Constance Bonacieux’nün başına dikilmişti. Birdenbire gözlerinde acaip, kor­kunç bir parıltı belirdi. Derhal yemek masasına koşa­rak, yüzüğünün taşını müthiş bir süratle kaldırdı ve içindekini Madam Bonacieux’nün bardağına attı. Yüzükten fırlayan küçücük, kırmızımsı hap şarapta çabu­cak eridi.

 

Kadın, bardağı sıkı sıkı kavrayarak, kati bir tavırla, “Bunu için,” diye soludu. “Bu şarap size kuvvet verecek… Haydi, için bakayım!” Bardağı, Constance’ın dudağına dayadı. O zavallı da boyun eğen bir tavırla şarabı içti.

 

Milady, tatlı bir tebessümle bardağı masaya bırakırken, “Tasarladığım intikam böyle değildi,” diye dü­şünüyordu. “Neyse… insan elinden geleni yapmalı.” Odadan dışarı fırladı.

 

Madam Bonacieux, onun çıktığını görmüş, fakat peşinden gidememişti. O anda korkunç bir kâbus görüyordu sanki. Kaçması lâzım geldiğini biliyor fakat parmağını bile oynatamıyordu.

 

Bir kaç dakika geçti.. Fakat o yerinden kımıldamadı… Sonra manastırın bahçe kapısından müthiş bir gürültü aksetti… Constance, Milady’nin geri dönece­ğini sanıyor ve boş yere bekliyordu. Korku ve üzüntüsü arasında alev alev yanan alnında soğuk ter tanecikleri­nin belirmiş olduğunu farketti.

 

Nihayet menteşelerin gıcırdadığını ve bahçe kapısının büyük bir şangırtıyla açıldığını işitti… Bunu, merdiveni tırmanan çizmelerin gıcırtısı, mahmuz şıkır­tıları ve mırıltılar takip etti. Sonra Madam Bonacieux birisinin ismini söylediğini duydu… Veya duyduğunu sandı.

 

Birdenbire müthiş bir sevinçle haykırarak, kapıya doğru atıldı. Zira d’Artagnan’m sesini tanımıştı.

 

“D’Artagnan!” diye bağırdı. “D’Artagnan, sen misin? Buradayım! Burada!”

 

“Constance, neredesin?”

 

Hücrenin kapısı telâşla açılarak, arkaya çarptı. Bir kaç erkek içeri dalarken. Madam Bonacieux de bir koltuğa çöktü. Artık kımıldayacak halde değildi. D’Artagnan, namlusundan hâlâ dumanlar çıkmakta olan tabancasını yere fırlatarak, sevgilisinin önünde diz çöktü. Athos, kendi tabancasını kemerine sıkıştırdı. Ellerin­de kılıçlarla içeri dalmış olan Porthos’la Aramis de bun­ları kınlarına soktular.

 

“Ah, d’Artagnan! Sevgili d’Artagnan!

 

“Niha­yet yanımdasın! Sözünü tutun! Karşımdaki sensin de­ğil mi? Söyle! Sen olduğunu söyle!”

 

“Evet,  Constance.  Tekrar    birbirimize kavuştuk.”

 

“O kadın bana gelmeyeceğini söyledi… Ben geleceğini biliyordum tabii. Fakat onun da o kadar emin; bir hali vardı ki! Onun için sessiz sedasız   bekledim. Onunla kaçmağı da istemiyordum. Haklıymışın! Sevgilim, o kadar mesudum ki!”

 

Sessiz sedasız bir kenara oturmuş olan Athos “o kadın” sözlerini duyunca telâşla doğruldu.

 

D’Artagnan,

 

“O kadın mı?” dedi. “O da kim?”

 

“Kim mi? Benim samimi arkadaşım… Sırdaşım… Beni düşmanlarımdan kurtarmağa, onlardan ka­çırmağa çalışan Milady… Sizi Kardinalin muhafızlarından sanıp telâşla kaçan kadın…”

 

D’Artagnan’ın rengi, sevgilisinin peçesinden daha da beyazdı. Şaşkın şaşkın,

 

“Samimi arkadaşın mı, Costance’cığım?” diye sordu, “Kimden bahsediyorsun?”

 

“Arabası kapıda bekleyen lady’den. Bana  se­nin çok samimi ahbabın olduğunu söyledi, d’Artagnan. Hattâ kendisine herşeyi anlattığından da bahsetti.”

 

“Adı? Adı? İsmini hatırlamıyor musun?”

 

“Herhalde hatırlarım. Baş Rahibe bana onun kim olduğunu söylemişti, fakat unuttum… Acaip bir is­mi vardı…    Yarabbi… Başım   dönüyor…   Göremiyo­rum…”

 

D’Artagnan,

 

“Dostlarım, Allahaşkına; bir şey ya­pın! Elleri buz gibi! Çok hasta! Yarabbi, kendinden geç­mek üzere!”

 

Porthos, yardıma koşmaları için kapıdan başı­nı uzatarak, bir aslan gibi kükremeğe başladı. Aramis de su almak için masaya koştu, sonra da Athos’un ha­lini görerek durakladı. Masanın önünde duran Silâhşor korkunç bir vaziyetteydi. Gözleri âdeta yuvalarından uğramış, saçları dimdik olmuştu. Sanki uykudaymış gi­bi, gözlen bir bardağa dikili öyle duruyordu. Müthiş bir şüphenin pençesinde kıvrandığı da anlaşılmaktaydı.

 

”Hayır, hayır… İmkânsız. Allah böyle bir ci­nayete müsaade etmez…”

 

D’Artagnan, ”Su!” diye haykırdı. “Biraz su ve­rin!”

 

Athos, inledi, ”Zavallı kadın!”

 

Madam Bonacieux, d’Artagnan’ın buseleri yüzünden gözlerini araladı.

 

Bizim Gaskonyalı, sevinçle, bağırmağa başladı, “Çok şükür! Kendine geliyor! Kendine geliyor!”

 

Athos, “Madam,” dedi. “Allah aşkına söyleyin: bu boş bardak kimin?”

 

Genç kadın; güç duyulan, ölgün bir sesle, “Benim…” diye fısıldadı.

 

“Fakat içine şarabı kim koydu?”

 

“O kadın”

 

“İyi ama o kadın kim?”

 

“Ah, şimdi hatırladım… O Kontes dö Clark… Constance Bonacieux, nefes almağa çalışıyor­du. Birdenbire   yüzü morararak   müthiş bir titreyişle sarsıldı. Az kalsın yere de yuvarlanacaktı. Fakat Porthos’la Aramis, ellerini uzatarak, onu yakaladılar.   Düş­memesi için sıkı sıkı tuttular. D’Artagnan ise tarif edilemeyecek bir ıstırapla Athos’un ellerine sarılmıştı.

 

“Ne”  Boğulur gibi sustu.  “Ne dersin?” Sözleri bir hıçkırıkla kesildi.

 

Athos, dudağını ısırdı, “Ben en kötü ihtimal üzerinde duruyorum.”

 

Madam Bonacieux, “D’Artagnan, d’Artagnan,” diye inledi. “Sevgilim, beni bırakma… Neredesin?… Ben ölüyorum.”

 

Athos’un bileklerini sıkı sıkı kavramış olan Gaskonyalı, arkadaşını bırakarak, hemen sevgilisinin yanına koştu. Genç kadının o güzel yüzü ıstırapla gerilmiş, parlak gözleri camlaşarak, bir noktaya dikil­mişti. Biçimli vücudu titremelerle sarsılıyor, alnından terler akıyordu.

 

“Porthos! Aramis! Allahaşkma   bir şey ya­pın! Birini bulun! Ne bekliyorsunuz?”

 

Athos, açı acı, “Artık onu kurtaranlayız,” diye mırıldandı. ”Zira o iğrenç mahlûkun zehiri çok kuvvetli… üstelik bunun panzehiri de yok!”

 

Madam Bonacieux, “Dostlarım,” diye yalvardı, “Ne olur bana yardım edin! O kadar ıstırap çekiyorum ki!” Sonra bütün kuvvetini toplayarak, iki eliyle d’Artagnan’ın başını tuttu ve dikkatle onun yüzüne bakmağa başladı. Sanki bütün ruhunu bu son bakışına toplamıştı. Nihayet hıçkırık gibi bir iniltiyle dudaklarını genç adamın dudaklarına bastırdı.

 

“Constance! Constance!”

 

Genç kadın, içini çekti… D’Artagnan, Madam. Bonacieux’nün nefesinin dudaklarını okşadığını hisset­ti ve zavallı kadın ağır ağır arkası üstü yattı.

 

Gaskonyalı, “Ne kadar güzel, ne kadar masum, ne kadar muhabbetliydi!” diye düşündü. “Halbuki şimdi kollarımın arasında tuttuğum bir ölü!” Acı acı bağı­rarak, Constance Bonacieux’nün yanına yığıldı. Onun­ da yüzü genç kadınınki kadar beyaz ve bütün vücudu, de buz gibiydi.

 

Artık Porthos, hiç çekinmeden ağlıyor, Aramis haç çıkarıp duruyordu. Athos ise yumruğunu semaya doğru sallamaktaydı.

 

Birdenbire kapıda bir adam belirdi. Yabancı da içeridekiler kadar perişandı, kesik kesik nefes alıyordu. Madam Bonacieux’nün ölmüş, d’Artagnan’ın da bayılmış olduğunu hemen farketti. Daha ilk bakışta müthiş felâketleri takip eden o ilk uyuşukluk anında gelmiş ol­duğunu anlamıştı.

 

Usulca, “Yanılmamışım,” dedi. “Şu Mösyö D’Artagnan… Siz de onun üç arkadaşı Mösyö Athos, Mösyö Porthos ve Mösyö Aramis’siniz.”

 

İsimlerini duyan Silâhşörler hayretle başlarını kaldırdılar. Hepsi de yabancının çehresini aşina bulmuş, fakat onun kim olduğunu hatırlıyamamıstı.

 

Kapıdaki, acı acı güldü, “Beyler, ben de sizin gibi bir kadını arıyorum… Onun buradan geçmiş olduğu belli… Zira arkasında bir ceset bırakmış…”

 

Üç Silâhşor, seslerini çıkarmadılar. Bu adamla. evvelce de karşılaşmışlardı ama nerede? Bunu yüzün­den olduğu kadar sesinden de anlamışlardı. Fakat onun­la hangi şartlar altında tanışmış olduklarını bir türlü hatırlayamıyorlardı.

 

Yabancı, “Centilmenler,” diye devam etti, “madem hayatım iki defa kurtardığınız bir adamı tanımadı­nız, o halde ben kendimi tekrar takdim edeyim…

 

(Alexandre Dumas, Üç Silahşörler, Çev.: Gönül Suveren, İstanbul 1963, s.406-411)

 

ALEXANDRE DUMAS (  ). Fransız.

 

 

 

 

3. DEFİNE ADASI, ROBERT LOUIS STEVENSON.

 

 

 

KİŞİLER, KARAKTERLER:

 

JİM HAWKİNS: Hikâyeyi anlatan cesur genç; Hispaniola adlı ge­minin kamarotu.

 

DR. LİVESEY: Jim’in bir doktor arkadaşı.

 

SQUİRE TREİAWNEY: Macerayı seven bir kır centilmeni.

 

KAPTAN SMOHETT: Hispaniola’nın gayet yetenekli kaptanı.

 

BİLLY BONES: Amiral  Benbow Hanı’ndaki esrarengiz müşteri.

 

PEW: Kana susamış kör bir korsan.

 

LONG JOHN SİLVER: Zahiren mantıkî, kurnaz, hâin korsan; Hispaniola’ya ahçı olarak girer. Bir ayağı tahtadandır ve Yüzbaşı Filint adında bir papağanı vardır.

 

BEN GUNN: Define Adasında üç sene mahsur kalan yarı deli bir korsan.

 

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

 

Genç Jim Hawkins, İngiltere’nin batı sahillerin­deki Black Hill Cove kasabası civarındaki Amiral Benbow Hanını işleten ebeveynlerine yardım eder. Bir gün, esrarengiz biri gelerek.bir oda ister. Yabancının adı Billy Jones’tır. Muhtemelen emekli olmuş bir kaptan hissini uyandıran bu adanı, hana der­hal intibak eder, muazzam miktarda içki içer, sinir­li bir tarzda sahili gözetleyerek, garip bir şarkı söy­ler;

 

“Ölü adamın göğsünde on beş kişi

 

Yo-ho-ho ve bir şişe  rom.”

 

Bones, Jim’e her ay bir lira vererek, hana gelecek yabancıları, bilhassa tek ayaklı bir denizciyi gö­zetlemesini söyler.

 

Bones, odasının ücretini ödemeyince, Jim’in babası onu handan atmak ister, fakat yaşlı denizci öylesine kaba ve dehşet saçıcı bir adamdır ki, Mr. Hawkins -ki zaten hasta bir adamdır- ses çıkaramaz.

 

Kısa bir zaman sonra, Black Dog (Kara Köpek) adında bir diğer yaşlı denizci daha hana gelir ve Billy Jones ile salonda şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Bones, Black Dog’u handan kovar. Jones, bu ara­da kalp rahatsızlığı geçirir ve yere düşer, Jim’in ba­basını tedavi etmeğe çalışan Dr. Livesey, ona da bakar.

 

Jim’in babası ölür; gömüldüğü gün, bir başka esrarengiz yabancı daha, elindeki bastonu meşum bir şekilde yere vura vura hana gelir. Bu, Pew adındaki kör bir dilencidir. Jim’i, kendisini, Black Spot un yanına çıkarmağa mecbur eder. Kör adam, Bones’a, kara bir mektup -o gece saat onda öldürüle­ceğini bildiren bir yazı- verir ve ayrılır. Billy Jones, korsanların geleneksel ölüm mesajının kendisine ve­rilmesinden öylesine dehşete düşer ki, kendisine ikinci bir felç gelir ve ölür.

 

Jim ve annesi yaşlı denizcinin otele olan borcunu almak ümidi ile, sandığını açarlar. Ancak Jones’m kendilerine olan borcu kadar para alacaklardır; fakat bu arada, Pew’in, elindeki bastonu kaldırımlara vurarak yaklaştığı anlaşılır. Adamın san­dığından, ölü denizcinin banka defterini ve bulduk­ları mühürlü bir zarfı alarak, kendilerine yardım edecek birini bulmak için handan ayrılırlar. Niha­yet, maliye dairesine giderler ve atları üzerinde der­hal hana gelen polisler de, Pew’in arkadaşlarını da­ğıtırlar. Subaylardan biri, atı ile Pew’i çiğner ve öldürür.

 

Jim, mühürlü zarfı, Squire Trelawney adındaki bir toprak ağasına gösterir; o da, Dr. Livesey’in yardımı ile, zarfın içindeki belgenin, Kaptan Flint adın­da, kana susamış yaşlı bir korsanın bir adada bırak­tığı hazinenin yerini gösterdiğini anlar. Billy Jones, öyle anlaşılıyor ki, Önceki arkadaşlarından bunu giz­li tuttuğu için öldürülmüştü. Kendisini, muhtemel bir maceranın heyecanına kaptıran Çiftçi Trelaw-ney, bir gemi hazırlayarak Dr. Livesey ve Jim ile birlikte bu adaya giderek defineyi aramak ister. Trelawney, dedikoduyu seven biri olduğundan, Dr. Li­vesey, bu hususta kimseye bir şey söylememesini ikaz eder.

 

Çiftçi Trelawney, Bristol’a giderek Hispaniola adındaki bir gemiyi satın alır, gerekli malzemeyi kor ve Yüzbaşı Smollet’ı da hizmetine alır. Yine Long John Silver adında eski bir denizciyi -ki o zaman bir han işletmektedir- de ahçı olarak gemiye alır. Geminin mürettebatının tamamlanmasında Silver istekle yardım, eder.

 

Jim, Bristol’a gidip de, Silver’in hanı The Spyglass’ı ziyaret ettiği zaman, Black Dog’u içki içerken görerek hayrete düşer. Silver, Jim’e, onun kim ol­duğunu bilmediğini söyler ve Black Doğ da kaçar.

 

Hispaniola artık denize açılmağa hazırdır. Kaptan Smollett, Trelawney’e, geminin nereye gittiğini bilmeyen tek kişinin kendisi olduğundan şikâyet eder. Gemideki herkes, geminin ne için yola çıktı­ğını biliyormuşcasına hareket eder. Trelawney, kap­tanın korkularını yatıştırır ve yelken alarak denize açılırlar.

 

Yolculuk hâdisesiz geçmiştir. Fakat bir gece, Treasure Adasına ulaşmadan kısa bir zaman önce, güvertedeki elma fıçısından bir elma almak isteyen Jim, Long John Silver’in yaklaştığını görerek hayrete düşer. Jim fıçıya girerek saklanır. Buradan, Long John Silver’in, Israel Hands adındaki bir tay­fa ile isyan hazırladığını öğrenir. Jim, tayfaların, hakikî liderleri olarak emirlerini Silver’den aldıkla­rını öğrenir. Tayfaların ekserisi, Kaptan Flint ile bir­likte denize açıldıklarından bu yana, onu tanıyor­lardı. Hazırladıkları plana göre, hazine gemiye taşı­nır taşınmaz, Trelawney ve onun sadık arkadaşları­nı öldüreceklerdir.

 

Jim, adaya ulaşır ulaşmaz, işittiklerini arkadaşlarına söyler. Endişelerinin böylece doğrulandığını gören Kaptan Smollet, kurnaz bir hareketle, tayfa­ların ekserisini sahile gönderir, Jim de, gizlice on­ların peşine takılarak, ne yapmak istediklerini öğ­renmek ister. Silver’in planına ayak uydurmak iste­medikleri için, Silver’in öldürdüğü sadık iki deniz­cinin haykırışlarını duyar.

 

Adayı dolaşan Jim, Benn Gunn’la karşılaşır. Tek başına bu ıssız adada yaşayan bu zavallı adam, Kaptan Flint, hazineyi gömdüğü zaman onun gemisinde çalışıyordu. Daha sonraki bir yolculukta, Gunn, hazineyi bulmağa çalıştı ise de bulamadı; gemideki arkadaşları kendisini bu  adada bırakıp gittiler.

 

Jim adada iken, Kaptan Smollett, Çiftçi Trelawney ve Dr. Livesey, Hispaniola’yı terkederek, sadık bir kaç tayfa ile birlikte Çaptan Flint’in adadaki es­ki kalesini işgal etmeğe karar verirler. Karaya her çıkışlarında, gerekli ihtiyaç maddelerini de beraberlerinde götürürler. Son defa karaya çıktıkları zaman, gemide kalan korsanlar kendilerine ateş açarlar.

 

Karadaki korsanların hücumlarına rağmen, Trelawney’e sadık kalan tayfalar kaleyi bırakmazlar. ..Ben Gunn’ın yanından ayrılan Jim, eski kaleye gi­derek kendisine iyi bir yer seçer. Ertesi sabah, kur­naz Long John Silver, beyaz ateş-kesimi bayrağı ile konuşmağa gelir. Haritayı kendisine verdikleri tak­dirde, gemiye serbestçe gidebileceklerini söyler. Silver’e hakaret eden Kaptan Smollett, Silver’i eli boş geri çevirir; korsanlar, tekrar hücum ederler. Her iki taraf da kayıp verir.

 

Bu hücum da püskürtüldükten sonra, Jim, gizlice tekrar dışarı çıkar. Maksadı, Gunn’ın yaptığına ve adada sakladığına emin olduğu bir kişilik küçük kayığı arayıp bulmaktır. Kayığı bulur ve açıkta de­mirlenen Hispaniola’ya doğru kürek çekmeğe baş­lar. Niyeti, geminin zincirlerini keserek, sahilden uzaklaşmasını temin etmektir. Bunda başarılı olur­sa da, gemi, küçük kayığa çarpar ve parçalar; Jim de, boğulmaktan ancak, Hispaniola’ya tırmanmakla kurtulur. Gemide sadece Israel Hands vardır; gemi­de kalan yegâne korsanı öldürürken, o da yaralanmıştır. Kör kütük sarhoş olan Hands, gemiyi Jim’in yönetmesini söyler; fakat Jim, Hispaniola’yı sakin bir koy’a getirmek üzere bulunduğu sırada, bıçağı­nı Jim’e fırlatır, çocuk tabancasını ateşleyerek kor­sanı öldürür.

 

Omuzundan yaralı olmasına rağmen Jim, Hispaniola’yı gizli bir yere getirerek demirler ve karaya çıkarak kaleye doğru gitmeğe başlar. Fakat Sil-ver ve öteki korsanlar burasını ele geçirmişlerdir. Jim, arkadaşlarının, kaleyi terkettiklerrni ve harita­yı korsanlara verdiklerini öğrenir.

 

Liderleri Silver’i de öldürmek isteyen korsanlar Jim’i esir alır, onu da öldürmek isterler. Fakat yaşlı deniz kurdu, bu adamların hakkından gelir ve İngiltere’ye döndükleri zaman, mahkemede kendisi lehinde konuşacağını vaad ettiği takdirde, Jim’e do­kunmayacağına söz verir. Korsanların ekserisi ya­ralı, sarhoş ve sıtmadan kıvrandıklarından, Long John Silver -kendisine Kara Mektup verilmesine rağmen- adamlar üzerindeki üstünlüğünü sürdürür.

 

Ateş-kesimi bayrağı ile Dr. Livesey, yaralı korsanları tedaviye gelir. Jim’in, korsanların tarafını seçtiğini sanarak, çocuğa kaba davranır, Jim, Dr. Livesey’in, haritayı korsanlara niye verdiğini anlayamaz, fakat Dr. Livesey, bunun gizli bir sebebi bu­lunduğunu söyler. Jim, Hispaniola’da olup bitenleri anlattığı zaman, Dr. Livesey, Jim’in kendilerine sadık kaldığına inanır ve çocuğun, kendisi ile birlikte kaçmasını söyler. Fakat Jim, ayrılamayacağına dair, Silver’e söz vermiştir.

 

Şimdi korsanlar hazineyi aramağa koyulurlar. Definenin bulunduğu yere geldikleri zaman, esrarengiz bir sesin, “Yo-ho-ho, ve bir şişe rom” şarkısı­nı söylediğini ve  Kaptan Flint’in dehşet saçıcı küfürlerini tekrarlayarak kendileriyle alay ettiğini işitirler. Kaptan Flint’in canlandığını sanan adamlar, pa­niğe kapılarak kaçarlar; fakat bir müddet sonra, bu esrarengiz sözleri, bir ağaçta saklanan zavallı yaşlı Ben Gunn’ın söylediğini anlarlar.

 

Mağaraya vardıkları zaman, hazinenin gittiğini görürler ve kızgınlıktan köpürerek, Silver ve Jim’i öldürmek isterler. Maamafih, bu noktada Jim’in arkadaşları gelir ve korsanları öldürürler. Jim ve Silver’i, Ben Gunn’ın mağarasına götürürler. Adada bı­rakılan bu yarı-çılgın denizci, Hispaniola’nın gelmesinden çok önce, hazineyi bulmuş ve gizlemişti. Çiftçi Trelawney, işte bunun için kaleyi terketmiş ve artık hiç bir değeri olmayan haritayı korsanlara vermişti.

 

Dünyanın herhangi bir ülkesinin parası ile binlerce İngiliz lirası değerinde olan bu hazine, Hispaniola’ya taşınır ve gemi, bir zaman önce onların Ben Gunn’ı karada bırakıp gittikleri ‘ gibi, adadaki üç korsanı geride bırakarak açılır.

 

Gemi West İnnies adalarındaki bir limana geldiği zaman, Long John Silver, hazinedeki hissesini alarak gemiden ayrılır ve bir daha görülmez. Limanda tedarik ettikleri yeni bir mürettebat ile, Hispaniola, nihayet Bristol’a ulaşır, hazineyi aralarında bö­lüşürler. Jim, artık, hayatı boyunca anlatacağı bir macera hayatı yaşadığından, bir daha, bu tür işle­re burnunu sokmamağa karar verir.

 

 

 

METİN: ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

2

 

……

 

Kendime geldiğim zaman canavar doğrulmuştu. Kol değneği koltuğunda şapkası başındaydı. Tam önünde Tom hareketsiz yatıyordu. Ama katilin ona aldırdığı bile yoktu. Bir otla kanlı bıçağını temizliyordu.

 

Onlar daha şimdiden iki dürüst insanı öldürmüşlerdi.Tom ve Alan’dan sonra beni de öldürebilirlerdi. Hemen oradan çıkıp emekleye emekleye  ormanın açıklık kısmına doğru gittim. Çok sessiz ve hızlı hareket ediyordum. İhtiyar korsan ve arkadaşlarının seslenmelerini duydum. Kanatlanmış gibi koşmaya başladım. Katillerden uzaklaşmaya çabalaladım. Saklanmalı ve kaçmalıydım. Korkunç olayı gördüğümü anlamazlar mıydı? Kendi kendime, her şey bitti, dedim. Elveda Hispaniola, Elveda Sir Trelavvney, Doktor, kaptan! Ben artık ya açlıktan ya da o isyancıların elinde öleceğim. Bunları düşünürken hâlâ koşuyordum. Ama orada da yeni bir korku yüzünden durup kaldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu.

 

3

 

Tepenin taşlı kayalık yalçın yamacından taşlar kaya­rak ağaçların arasına yuvarlandı. Elimde olmayarak o tara­fa bakmışım. Bir yaratığın büyük hızla bir çamın gövdesi­nin arkasına saklandığını gördüm. Onun bir ayı mı bir insan mı yoksa bir maymun mu olduğunu anlayamamış­tım. Koyu renkli, tüylü bir yaratığa benziyordu. Ama ortaya çıkan bu yeni yaratığın korkusu yüzünden durup kaldım.

 

Artık iki taraftan da yolum kesilmişti. Arkamda katiller, önümde de o gizlenen ne olduğu belirsiz yaratık vardı. O anda, o yaratık ortaya çıktı. Geniş bir daire çizerek yolumu kesmeye kalktı. Yamyamlar hakkında duyduklarımı anımsamaya başlamıştım. Neredeyse bağırıp imdat isteyecektim. Ama onun yabani de olsa sadece bir insan olması beni biraz yatıştırdı ve buna karşılık Silver’i düşününce duyduğum dehşet artmaya başladı. Bu kez o bir ağacın arkasına gizlenmiş beni gözetliyordu. Çünkü kendisine doğru geldiğimi görünce gizlendiği yerden çıkıp bana doğru bir adım attı. Sonra çekinerek geriledi. Yine yaklaştı ve nihayet diz üstü çökerek yalvarır gibi ellerini kenetleyerek beni iyice şaşırttı.

 

O zaman ben de sordum.

 

“Sen kimsin?”

 

“Ban Gunn,” diye cevap verdi. Sesi de paslı bir kilit gibi gıcırtılı ve tuhaftı. “Zavallı Ban Gunn’um ben. Hem üç yıldır bir insanla konuşmadım.”

 

Onun da benim gibi beyaz bir insan olduğunu anla­dım. Yüz hatları hoş bile sayılabilirdi. Cildinin açıkta kalan kısımları güneşten yanmıştı.

 

“Üç yıl mı?” diye bağırdım. “Gemin mi battı?” “Hayır dostum, buraya bırakıldım.” Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Bu korsanlar arasında çok rastlanan korkunç bir cezaydı.

 

O, “Üç yıl önce bırakıldım,” diye devam etti. “O zamandan beri keçi eti, böğürtlen ve istiridye yiyerek yaşıyorum.”

 

“Gemiye dönecek olursam sana bol bol yiyecek vere­ceğim?”

 

Bu arada o benim ceketimin kumaşını yokluyor, ellerimi okşuyor, çizmelerime bakıyordu. Kendisi gibi bir insa­na rastladığı için bir çocuk gibi seviniyordu. Fakat son söz­lerimi duyunca yüzünde şaşkınlıkla karışık bir sinsilik belir­di.

 

“Gemiye dönebilecek olursan mı?” diye tekrarladı.

 

“Neden dönemiyorsun? Sana engel olan kim?”

 

“Senin engel olmadığını biliyorum.” “Çok haklısın,” diye bağırdı. “Adın nedir?” “Jim,” diye cevap verdim.

 

Pek memnun kalarak tekrarladı. “Jim, Jim. Burada öyle kötü bir hayat sürdüm ki bunu anlatsam acırsın. Mesela bana bakınca Tanrı’ya inanan bir annem olabileceğini sanmazsın değil mi?”

 

“Hayır, bunu pek sanmam doğrusu.”

 

“Ah,” dedi. “Halbuki çok dindar bir annem vardı. Ben de terbiyeli, dindar bir çocuktum. Ama sonra değiştim. Annem sonumun iyi olmayacağını söyledi. O dindar kadın her şeyi önceden sezinledi. Ama beni buraya kadar attı. Bu ıssız adada oturup her şeyi düşündüm. Yine dindar oldum. Pek rom içtiğimi göremezsin. Fakat şansımın şere­fine bir yüksük dolusu içebilirim. İlk fırsatta bunu yapaca­ğım. Fakat artık gerçeği görebiliyorum. Ben zenginim.”

 

Zavallıcığın yalnızlıktan çıldırdığına karar verdim. Bu düşüncem yüzümden de belli olmuş ki o sözlerini şiddetle yineledi. “Zenginim! Zenginim diyorum! Seni de zengin edeceğim. Ah, Jim beni ilk bulan sen olduğun için kaderine şükret!”

 

Sonra birden yüzü allak bullak oldu. Sıkıca elimi yakalayarak tehdit eder gibi parmağını yüzüme doğru salladı. “Jim, doğru söyle. Bu Flint’in gemisi olamaz değil mi?”

 

O anda aklıma fevkalâde bir şey geldi. Bir dost bulduğuma inanmaya başlamıştım. Hemen cevap verdim. “Flint’in gemisi değil. Flint öldü. Fakat istediğin gibi sana doğru cevap vereceğim. Gemide Flint’in bazı adamları var. Bu da hepimiz için çok kötü oldu.”

 

Dehşetle içini çekti. “Tek bacaklı bir adam da var mı?”

 

“Silver’i mi soruyorsun?”

 

O, “Ah, Silver,” dedi. “Adı Silver’di.”

 

“O aşçı ve korsanların da elebaşısı.”

 

Gunn hâlâ bileğimi tutuyordu. Bu sözleri duyunca bileğimi büküverdi.

 

“Eğer seni Uzun John yolladıysa domuz gibi doğrana­cağım demektir. Fakat sen neden buraya geldin?”

 

Bir anda kararımı verdim. Cevap yerine ona çıktığımız yolculuğu ve başımıza gelenleri anlattım. Büyük bir ilgiyle beni dinledi ve sözümü bitirince de başımı okşadı.

 

“Sen iyi bir çocuksun, Jim,” dedi. “Hem başın da dertte. Fakat Ban Gunn halledebilir. Söylediğine göre geminin sahibinin başı dertte. Ona yardım edersem bana cömert davranır mı?”

 

Ona Sir Trelawney’in insanların en cömerti olduğunu anlattım,

 

Ban Gunn, “Evet ama,” diye cevap verdi. “Bana bir kat elbise verip malikanesinde kapıcı yapmasını istemiyorum. Benim istediğim bu değil, Jim. Yani o bol para… söy­le bin Sterlin kadar bir para verir mi?”

 

“Bunu vereceğinden eminim. Zaten defineyi bulunca bütün gemicilere pay verilecekti.”

 

O büyük bir açıkgözlülükle, “Ya ülkeme dönebilmem için beni gemiye alır mı?” diye sordu.

 

Bağırdım. “O bir centilmendir. Hem diğerlerinden kurtulursak gemiyle geri dönebilmek için adama ihtiyacımız olacak.”

 

“Ah, gerçekten gemici lâzım olacak.” Çok rahatlamışa benziyordu. “Şimdi sana başımdan geçenleri anlatayım. Daha fazlasını açıklayacak değilim. Defineyi gömdüğü zaman ben Flint’in gemisindeydim. O yanına güçlü, kuvvetli altı gemiciyi aldı. Bir haftaya yakın süre adada kaldı­lar. Bizler açıkta eski Walrus gemisinde bekliyorduk. Güzel bir gün işaret verildi ve başına mavi bir eşarp sarmış olan Flint küçük kayıkla tek başına geldi. Güneş yeni doğuyordu. O kayıkta otururken yüzü ölü gibi beyazdı. Fakat o geri döndü ve altısı da ölüp adada gömüldüler. Bunu nasıl yaptığını hiçbirimiz anlayamadık. Bu savaş, cinayet ve ani ölüm olacaktı. Altısına karşı bir o vardı. Billy Bones ikinci kaptanımızdı. Uzun John da serdümendi. Onlar Flint’e defi­nenin nerede olduğunu sordular. Flint, ‘İsterseniz karaya çıkıp kalabilirsiniz’ dedi. ‘Fakat gemi yola çıkacak.’ İşte böyle söyledi.

 

“Ben üç yıl önce başka bir gemideydim. Bu adayı karşıdan gördük. ‘Çocuklar,’ dedim. ‘Flint’in definesi burada, Karaya çıkıp bunu bulalım.’ Kaptan bu fikri beğenmedi. Fakat arkadaşlarım çılgına döndü ve buraya çıktık. On iki gün defineyi aradılar. Her gün de bana ayrı küfrettiler. Nihayet güzel bir sabah bütün hepsi gemiye döndüler. Bana da, ‘Sana gelince Benjamin Gunn,’ dediler, işte bir silah. Bir kürek ve bir kazma. Burada kalır ve Flint’in parası­nı bulursun artık.’

 

“İşte Jim üç yıldır buradayım. O günden beri doğru dürüst bir yemek yiyemedim. Ama şimdi bana bak. Bak bana. Bende adi bir gemici hali var mı? Sen ‘Hayır’ diyorsun. Ben de öyle diyorum.”

 

Bunları söyledikten sonra gözünü kırparak bana şiddetli bir çimdik attı.

 

“Bu sözleri gemi sahibine anlat, Jim,” diye devam etti. “Kendisine ‘Onda adi bir gemici hali yok,’ de. Üç yıl bu adanın insanı olmuş. Aydınlıkta, karanlıkta, iyi havada yağmurda burada kalmış. Bazan dua etmiş. Bazan da annesi­ni düşünmüş. Ama zamanının çoğunu başka bir şeyle uğraşarak geçirmiş. Sonra benim yaptığım gibi onu çim­diklersin.”

 

Yine çok samimi bir tavırla bana çimdik attı.

 

“Sonra,” dedi. “Şunları söyleyeceksin Gunn iyi bir adam. O fırsat peşinde koşan centilmenlere değil, doğuştan centilmen olanlara güveniyor. Kendisi de bir zamanlar fırsat düşkünü bir centilmenmiş.”

 

“Pekâlâ,” diye mırıldandım. “Söylediklerinden bir kelimesini bile anlamış değilim. Fakat bunun da önemi yok. Çünkü ben gemiye nasıl döneceğim?”

 

“Ah, böyle bir engel var tabii. Ama iki elimle yaptığım kayığım da var. Bunu beyaz kayanın altına çekiyorum. Baktık başka çare yok, hava kararınca bununla gitmeyi deneriz.” Birden durdu. “Hey neydi o?”

 

Güneşin batmasına daha bir iki saat vardı ama atılan topun sesi adada yankılanıyordu.

 

“Onlar savaşmaya başladılar!” diye haykırdım. “Peşimden gel.”

 

Korkumu unutarak geminin demirlediği yere doğru koşmaya başladım. Paçavralar içindeki adam da yanımda rahat rahat koşuyordu.

 

O, “Sola,” dedi. “Sola dön dostum, Jim. Birlikte ağaçların altından geçeceğiz. İlk keçimi burada öldürdüm. Artık onlar buraya inmiyorlar. Hepsi da Benjamin Gunn’dan korktukları İçin tepelerde dolaşıyorlar. Ah, işte bu da mezarlık. Şu kümbeltileri görüyor musun? Zaman zaman buraya gelip dua ettim. Zamanın Pazar gününe isabet etmiş olabileceğini düşündüm. Burası bir kilise değil ama bana öyle ciddi bir yer gibi geldi. Sonra gemi sahibine söy­le. ‘Ban Gunn’un yanında kimse yokmuş,’ dersin. ‘Ne yar­dımcısı ne bayrak ne de bir dua kitabı varmış.’“

 

Ben koşarken o böyle konuşuyor ne bir cevap bekliyor, ne de bir cevap alıyordu.

 

Bir an durduk ve sonra dört yüz metre kadar ilerde ormanın üstündeki bir yerde dalgalanan İngiliz bayrağını gördüm.”

 

(Define Adası, 2. bs. Altın Kitaplar 2002, s.84-90)

ROBERT LOUIS STEVENSON (1850-1894)

(34137)