Mitat ENÇ, Bitmeyen Gece

0
899

MİTAT ENÇ (1909-1991) Gaziantepli. Yirmi bir yaşında gözlerini kaybedince bocalar. İstanbul, İngiltere’de tedavi ve öğrenim görür. Körlerin eğitimiyle ilgili bilimsel çalışmalar yapar. Doktor, doçent olur. Gazi Eğitim Enstitüsü, Körler Okulu’nda öğretmen ve yönetici olarak çalışır. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Özel Eğitim Bölümü’nün kurulmasını sağlar. Sakatlar Derneği’nde de etkin görev alır.

ESERLERİ: Uzun Çarşının Uluları, roman (1996), Bitmeyen Gece yaşam öyküsü, 1983.

 Bitmeyen Gece, Mitat Enç, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1983, 326 s.

 

Ön söz’de yaşam öyküsünü yazarak gerçekleri anlattığını ve boşalma, rahatlama fırsatı bulduğunu açıklar. Yirmi iki bölümlük özyaşamöyküsünde (otobiyografi) üniversitedeyken görme duyusunu kaybeden yazarın çocukluk, gençlik, öğrenim, meslek dönemlerini öğreniriz. Sabırlı Mitat Enç özürlülerin özel eğitim görmesinde eğitici ve dernekçi olarak da mücadele eder. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim görürken bu ülkelere ait gözlem ve izlenimlerini de okuruz. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde başladığı akademisyenliğinde de özürlü oluşunun olumsuz sonuçlarını yaşadığını aktarır. Başarılı ve örnek bir yaşamın öyküsü çocuk ve gençlerimize yararlıdır.

METİN: İKİNCİ BÖLÜM: YENİ BİR UMUT YOLU

Kısa bir süre sonra babam İstanbul’a geldi. İyice yıkılmış gibiydi. Birbirini izleyen acılar doğal iyimserliğini karartmış, gevrek kahkahaları duyulmaz olmuştu. Önce dedemi kaybetmiş, miras sorunları yüzünden aralıksız gerginlik ve çatışmalara düşmüştü. Tam o sırada Gazha­ne yangınında, sigortasız epeyce malı yanmış, peşinden de öteki ticaret işleri bozulmuştu. Benim durumumsa bü­tün bunların üstüne tüy dikmişti.

Gelişinin peşinden, Heidelberg’de okuyan Cemil ağabeyden mektup geldi. Yaz tatili süresince, ünlü gözcülerden hiçbirinden randevu alınamıyor muş. Güzü bek­lemek gerekiyormuş.

Onun gönlü hoş olsun diye bir süre de İstanbul’un öteki gözcülerini gezip dolaştık. Her birisi başka bir hava çalıyordu. Birisi durumun ümitsiz olduğunu söylerken başkaları diş çektirip aspirin tedavisi ile durumun düzelebileceğinden söz ediyordu. Onlara karşı güvenimi yitirdi­ğimden gidip güzü Antep’te beklemeye karar verdik.

Burada da akraba ve komşuların geçmiş olsun ziyaretlerinin arkası kesilmiyordu. Herkes kapkaranlık bir yasa bürünmüştü. Nazar değdi size, diye kurşun döktü­rüp tütsü yapma öneriliyor, kocakarı ilaçlan öğütleniyordu. Bazıları da beni avutur diye, daha önceleri gözünü yitirmiş olanları peşlerine takıp kaderimde yalnız olmadı­ğımı göstermeye uğraşıyordu.

Bense bu durumun sürekli olabileceğini düşünmek bile istemiyordum. Nasıl olsa bir çarenin bulunacağından emin gibiydim. Öyle ya yaşlılar “derdi veren Tanrı, devasını da verir” demiyorlar mıydı?

Geçen yıllarda selamlıkta devrimleri savunduğum için bana iyice içerleyen, sarığını yitirmiş bir hocamsa başka kanıdaydı: “İşte küfür işleyenlerin Allah cezasını böyle verir. Yat kalk tövbe et.” diye homur d anıyordu.

Bu hengâme içinde yaz geçti. Yaz tatilini geçirmeye gelen Cemil ağabeyle birlikte Viyana’ya gitmek için Eylül’de İstanbul’a döndük. Sirkeci garına, onun ve benim arkadaşlarımdan büyük bir kalabalık gelmişti. Benim ar­kadaşlar sanki Avrupa’ya okumaya gidiyormuşumcasına bu gidişe imrenmiş gözükmeye çabalıyordu. Gerçekten de lise boyunca yükseköğrenimi orada yapmayı düşlemiş-tim. Ele geçirdiğim Avrupa kentlerine ilişkin fotoğrafları uzun uzun inceler, okuduğum çeviri romanlardan esinle­nerek nereye gideceğimi tasarlamaya uğraşırdım. Semplon Ekspresinin tekerlekleri tıkırdayıp sınırları aşmaya başlayınca bu gidişin nedenli değişik olduğunu anlar gibi oldum. Eski yolculuklar sırasında pencerenin önüne diki­lir, geçtiğimiz her yerin Özellik ve ayrıntılarını kafama is­tif ederdim. Haydarpaşa’dan Fevzipaşa’ya kadar uzanan demiryolu boyundaki tüm istasyonların adları ezberim-deydi. Gözlerimi kapayınca İstanbul varoşlarının çamlar arasında uyuklayan görkemli köklerini, Konya Ovası’nın ;ıy yüzeyini andıran yoksul çoraklığını, istasyonlarda tırası uzamış hareket memurlarının kampana vuruşlarını tüm ayrıntıları ile görebilirdim. Kampana sesini duyunca, dindeki su testisi ile telaşla katara koşanlar, istasyon biti­şiğindeki kümeste tavuklara yemek artığı serpiştiren ba­kımsız, perişan kılıklı görevli eşleri; yumurta, ayran diye haykırarak katar boyunca koşturan çocuklar; heybe ve torbaları ile telaş içinde inip binenleri duyarak eski yolculukları anımsadım.”

(Mitat Enç, Bitmeyen Gece, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1987, s.26-27)

MİTAT ENÇ (1909-1991) Gaziantepli. Yirmi bir yaşında gözlerini kaybedince bocalar. İstanbul, İngiltere’de tedavi ve öğrenim görür. Körlerin eğitimiyle ilgili bilimsel çalışmalar yapar. Doktor, doçent olur. Gazi Eğitim Enstitüsü, Körler Okulu’nda öğretmen ve yönetici olarak çalışır. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Özel Eğitim Bölümü’nün kurulmasını sağlar. Sakatlar Derneği’nde de etkin görev alır.

ESERLERİ: Uzun Çarşının Uluları, roman (1996), Bitmeyen Gece yaşam öyküsü, 1983.

 

(9110)