Mehmet ÖNDER, Aldı Sözü Anadolu

0
838
Mehmet ÖNDER, Aldı Sözü Anadolu

Mehmet ÖNDER, Aldı Sözü Anadolu

MEHMET ÖNDER(1926-200.). İlk ve orta öğrenimini Konya’da tamamladı. Ankara Ü.DTCF. Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun oldu. Fransa’da müze uzmanlığı eğitimi gördü. Müzelerde çalıştı. Kültür Bakanlığı müsteşarlığı görevindeydi. Atatürk, Anadolu, Mevlana konularında araştırmaları yayınlandı.

 

EFSANE: Anadolu Efsaneleri, Şehirden Şehre Anadolu,Anadolu’yu Aydınlatanlar.

Aldı Sözü Anadolu, Mehmet Önder, Ekonomik ve Sosyal Yayınlar, Ankara 1976, 148 s.

2. bs. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1999, 143 s.

İÇİNDEKİLER: Diyoruz ki; Anadolu Üstüne ; Dağlardan Ağrı Dağı; Anadoluda Kilim Demek ; Anadolu Nakış Nakış; Anadolu’da Renkler Üstüne; Karacoğlan Güzeli; Bir Devirde Anadolu; Anadoluda Konukseverlik Gelenekseldir…; Konuğa İkram; Bir Sıcak Çorbada Anadolu; Bir Fincan Kahve; Anadolu’da Tuzun da Bir Sözü Var ….; Keklik Konduran Ozanlar; Anadolu’da Pınarlar Vardır; Anadoludan Açılan Kapı; Dedem Korkuttan Bir Hikâye; Anadolu Bir Destanlar Ülkesidir; Anadoludan Bir Destan; Aydos’tan Bir Fetih Destanı; Anadolu Şehir Destanları; Anadolu Manilerde; Anadolu Güzellemeleri; Anadolu Türkülerden Yana; Anadolu’nun Hikâyeli Türküleri; Anadolu Hikâyeleri; Kaşıkçı Güzeli; Çeşme Başı; Gülnar Hatun Söylentisi; Emirdağlarından Öteye Yol Gider; Anadolu Davulu; Anadolu’nun Cirit Oyunları; Anadolu Atasözlerinde Özleşir; Bir Masal Ülkesinde Anadolu; Anadolu’nun Tarih Hazineleri; Nasreddin Hoca’nın Köyünde; Anadolu’nun Bahtı Açık Kara Treni…

METİN: 1. DİYORUZ Kİ.

Köy meydanında kocaman gövdeli bir dal kümesi.. Kökleri toprağın derinliklerinde, yaşlı bir çınar olduğu belliydi. Gövdesinde yaralar, bereler, kurt yenikleri var­dı. Dallarını budamışlardı. Köyün tek ağacıydı. Köylüler onun altında dinlenir, gölgesinde serinler, kahve içer soh­bet ederlerdi.

Arabamız köyün meydanında durduğu zaman, çınar altındakiler ayağa kalkarak bizi karşıladılar. Birlikte yi­ne çınarın altına geldik, kalın minderli peykelere otur­duk. Çınar gerçekten serinlik veriyor, dinlendiriyordu. Bir rahatlık, bir huzur vardı, hışır-hışır dallarının altında.. Hoşbeşten sonra:

Ne köklü, ne ulu gövde böyle.. Ne yazık ki dalları­nın çoğunu budamış atmışsınız.. Kaç yaşında bu çınar, bi­len var nü? dedim.

Köylüler, az ötemizdeki minderde oturan ak sakallı bir ihtiyara baktılar. O konuşsun istiyorlardı. Köyün en yaşlısı, oydu besbelli. Kalınca sardığı sigarasını yasemin ağızlığına geçirdi, yaktı. Hepimiz merakla onu dinlemeye hazırdık. Ağır ağır, derinden gelirmiş gibi konuşuyordu:

Onu bu meydana diktikleri zaman ben daha çocuk­tum. Birlikte büyüdük desem yeri var. Köküne su verdik, toprağını çapaladık zamanında, baktık, gözettik, gözümüz gibi koruduk. Kökü toprağa sarıldıkça gövdesi büyüyor, güçleniyordu. Gövdeden yeni yeni dallar sürdü, dallardan dallar serpildi. Pençe gibi kalın damarlı iri yaprakları yağmura, doluya, rüzgâra, güneşe siper oldu, çınarı ka­natları altına aldı. Yıllar geçti. Kök gövdeye, gövde da­la sahip çıktı, koca bir çınar oldu. Görenler heybetinden ürkerlerdi. Derken ne oldu, nasıl oldu bilemiyoruz, bir kış dallarından biri kütürdeyerek göçtü. Bir fırtınada dal­larından bir kaçı daha koptu. Bir bahar sarı san küfler kabuğunu sardı. Haşereler türemişti nereden geldiği bi­linmez haşereler, kökü, gövdeyi kemiriyorlardı. Aramız­da gün görmüş, tecrübeli atalarımız: (—Siz gövdeye, kö­ke bakın.. Kök ve gövde çürümezse bu çınar çok yaşar. Kökünü kurtlardan esirgeyin, gövdeyi küften, mantardan koruyun, suyunu kıvamında verin..) diye öğüt veriyor­lardı. Belli ki koca çınar hastalanmıştı. Gövdede yer yer çürükler, ezikler vardı. Haşereler üşüşmüştü. Temizledik, temizledik amma, dallan da budadık. Yeni, taze dallar sürsün, gövde güçlensin diye..ihtiyar şöyle bir doğruldu. Sesi yiğin geliyordu. Gö­zümüzün içine baka baka konuştu:

— Çınar dediğin evlât, devlet gibidir. Koca devletimiz de böyle budanıp gitmedi mi? Ama sen köke bak, gövde­yi ayakta tut.. Yeni dallar sürer, taze yeşillikler doğar, iş kökte ve gövdede…

Peki Baba.. Kökü ve gövdeyi nasıl ayakta tutabi­liriz?

Koca çınarla yaşıt, gün görmüş ihtiyar köylünün “çarıklı erkân-ı harpliği” üzerindeydi:

Şu çınar var ya, köyün tek ağacı o.. Varımız-yoğumuz bu… Ya ayakta durur, ya da göçer gider. Ayakta durur, eğer kökünü kemiren kurtlan ayıklar, toprağını eller, suyunu zamanında verirsen.. Gövdeye balta vur­maz, küflerden, mantarlardan temizlersen.. Daha açığı­nı söyleyeyim mi bey? Gözün gibi bakar, seversen.. Sen sevdin mi her çaresini bulursun çınan ayakta tutmanın ve yüceltmenin.. Sevmezsen, sahip çıkmazsan, sen de bir balta vurur, çürütürsün. Gün gelir kütüğünü gözler önün­de alev alev yakarlar da seyrine bakarlar. Diyeceğim şu ki, iş senin elinde, sana bağlı..

Doğru söylüyordu ihtiyar. Koca çınarda devletimizi görüyorduk.

Devlet’in kökten gövdeye sürdüğü vatan toprağı. Edirne’sinden Kars’a, Hakkâri’ye kadar tüm Anadolu..

Sözü Anadoluya verdik, Anadoluyu konuşturduk. Aldı sözü Anadolu, bakalım ne dedi..

2. ANADOLU ÜSTÜNE

Hey koca yurt, hey kökleri, kökenleri tarihin derin­liklerine oturan hökelekli koca çınar, İstanbul’u, Anka­ra’sı, Edirne’si, Kars’ıyla taşına toprağına vurgun oldu­ğumuz güzel vatan. Tüten ocağımız, anamız, bacımız, se­vincimiz, acımız sensin, sana sözümüz. Sen Anadolu, sen Anayurt…

Bin yılların, beş bin yılların az geldiği bir medeniyet beşiği Anadolu. Yıllar yılı arkeologlar hani harıl çangır, toprak altında yatan binlerce yıllık şehirleri, hüyükleri yüze çıkarırlar da yine bitiremezler Anadolu’da adım bağı tarih, adım başı geçmiş medeniyetin izleri, varlıkla­rı… Tarih Öncesi dediğimiz yazısız çağların ardından, dört bin yıl öncesi Hitit’lerin adı duyulur Anadolu’da… Hitit güneşinden yepyeni bir medeniyetin ışıklan parlar yeryüzüne. Bu Anadolu’nun, Anadolu insanının yarattığı ve yaşattığı bir kültürün ışıklarıdır.

Derken yeni yeni adlar duyulur, Anadolu beşiği çalkalandıkça, silkindikçe yayıktaki ayran gibi yağı çıkar üstüne. Yeni medeniyetler doğar. Ama ayran o ayrandır. Bunun ne Yunan’ı vardır, ne Roma’sı, ne Bizans’ı Süt ve maya aynı, çalkalayanlar değişip durmuşlar sadece… Ve birdenbire kocaman bir kapı açılır doğudan ardına kadar. Ortaasya’da, kendi öz vatanlarında büyük bir dev­let kuran Selçuklu Türkleri, 1071 Malazgirt Zaferiyle bu açılan kapıdan dört nal Anadolu’ya dalga dalga ağar yağmur gibi yağarlar.

Binlerce yıl özleşen Anadolu, bu defa Selçukluların elinde közleşir, pişer. Anadolu ocağından yeni, ileri bir medeniyet, bir Selçuklu medeniyeti fışkırır. Bir uyanış, bir silkiniş, bir kendine geliş devri başlar. Konya’sı, Kay-seri’si, Sivas’ı, Erzurum’u, Tokat’ı, Selçukluların adım at­tığı her yer, elinin uzandığı her köşe, cami, mescid, med­rese, kütüphane, han, hamam, kervansaray gibi mimarî eserlerle süslenir, islâm âleminin dört köşesinden bilgin­ler Anadoluya üşüşür, sanatkârlar Anadoluda kümeleşir.

Selçuklulardan sonra Anadolu Beylikleri devri, kök­leşen millî kültürün hasadını yaparlar. Aralarından bir beylik, koca bir devlet olur, açıldıkça açılır, kolları Viyana’ya kadar uzanır. Bu ulu çınar’a Osmanlı derler. Kö­kü ve gövdesi Anadoluda, üç kıta, üç iklime hükmeden yeryüzünün en Ömürlü devleti Osmanlı Türkleri, Sonrası, Trakya’yı da içine alan bir Türkiyedir Anadolu.

Köklü bir kültürün kaynaştığı bölünmez bir bütün­lüktür artık.

Tarihî hazineleri, eski eserleri, folklor zenginlikleri, tabiat güzellikleriyle her an yeniden keşfedilmeye hazır bir ülkedir bu vatan. Açılmamış sayfalan, duyulmamış sözleri, derlenmemiş türküleri, hikâyeleri, masalları, des­tanları, bilinmeyen ozanları ile bitmez-tükenmez bir söz yumağıdır Anadolu. Gelin birlikte söyleşelim, bakalım ne der.

İsterseniz, bir Anadolu efsanesinden söze başlıyalım ve Ankara’dan Kızılcahamam’a kadar şöyle bir uzanalım.

Az ötede Taşlıca köyü var, köyün yamacında bir taş oluk. Bir taş oluk deyip geçmeyin, oturun dinleyin:

Türk beyi, kimbilir kaçıncı kez sefere çıkar ordu­suyla, dağ-taş dere-tepe demez, ağar da ağar. Ağustos sıcağı, dudakları çatlatır, damakları kurutur. Bu sırada, boz bulanık tepelerden, ak saçlı bir ana, omuzunda ayran bakracıyla görünür. Yanık bağırların, susuz dudakların umudu olur yağlı ana… Yaklaşır askerlere:

Yavrularım, gazilerim! Alın ananızın ak sütü gi­bi, için ayranımdan…

Omuzundan bakracını indirir, önündeki taş oluğa döker. Asker oluğa üşüşür, taslarını doldururlar.

Doldur oğlum!

Dolu ana…

Doldur yiğitlerim..

Ana dolu…

Yaşlı ana: (Doldur) dedikçe, askerler: (Ana dolu…) diyerek, buz gibi ayranı doldururlar kalaylı taslara. Bir bakraç ayran… Bir orduya yeter, artar bile. O günden sonra bu kutsal topraklara (Anadolu) deyiverir herkes…

Efsaneyi efsane diye atamazsınız bir köseye… Ana­dolu insanı, Anadolu’nun bereketini, yaşlı bir ananın bakracındaki, ana sütü gibi ak, ayranında simgelemiş, bu anada doğuran ve besleyen Anadolu’yu bulmuştur. Bu yüzden Anadolu’da, tarihinin ilk gününden beri, ana sevgisiyle, Anadolu sevgisi birbirinden ayrılmaz, bir bütün­dür.

3. ANADOLU ŞEHİR DESTANLARI

Anadolu halk ozanlarının bir yönü de destan şairi ol­malarıdır. Hemen her ozan, bir, ya da birkaç destan söy­lemiş, yazmıştır. Destanları, halkı etkileyen, halka heye­can veren olaylar yaratır. Bir savaş, savaşta bir kahraman­lık, kazanılan bir zafer destanlara konu olduğu gibi, toplumu içinden yaralayan acıklı olaylar da destanlara kaynak olabilir. Can ve mal kaybına yol ağan büyük depremler sel baskınları, yangınlar gibi… Bir de güldürücü, eğlendi­rici destanlar söyler ozanlar. Tahta kurusunu, pireyi des­tan ederler. Meslekleri yerer, eleştirirler, bunlara “esnaf destanları” da denir. Gezip dolaştıkları şehirleri öv.erler. O şehrin güzelliğinden, güzellerinden dem vurur, şehre uzun uzun destan düzerler. Örnekleri mi istersiniz? Sayı­ya, diziye gelmez, toplasanız, cilt cilt kitap olur bu des­tanlar. Aşık Hasan ta Kars’tan başlar, şöyle der:

Beyler tarif edem size

Lal gevherdir taşı Kars’ın

Benzer sekiz tat cennete

Hem içi, hem dışı Kars’ın.

Arkasını dağa vermiş,

Eteğini bağa vermiş,

Sanırsın ki cığa vermiş

Hoş bağlanmış başı Kars’ın.

Kalasını bekler beyler

Görenleri birhoş eyler.

Adım bir cihan söyler

Destandır her işi Kars’ın

Aşık Hasan, Kars’ı anlata dursun, güney Anadolu’ya şöyle bir iner, Çukurova’da bir kahve içimi duraklarsanız Karacaoğlan’la tanışır, onun yayla destanlarını dinlersi­niz :

Çıktım yükseğine baktım

Konup geçen ilin gördüm.

Pazarın seyrana durdum

Antakya’nın galisi gördüm.

Yandı Çukurova yandı,

Eli bazlı Beyler indi,

İndi ak kuğular kondu

Akcadeniz gölün gördüm.

Sevdiğimin adı Ayşe

Zülfüne sokar menevşe.

Uğradım koca Maraş’a

Bedestende salın gördüm.

Karacaoğlan Maras deyince, bizim Ankaralı Aşık Ömer Behçet Kemal Çağlar’ın Kahraman Maraş Destanı’nı nasıl hatırlamazsınız. Şöyle başlardı bu destana :

Derelerden bar suları taşıyor,

Dağların başına vurmuş dumanı.

“Gönül binmiş aşk atına asıyor”

Maraşlıya seslenmenin zamanı.

Döşekten yumuşak, kayadan katı

Bindokuz yüz ondoknzun şubatı.

Köpükten yeleli Ahırdağ atı

Alır ötelere atar insanı.

“Atımı nalladım okka nahnan”

“Üstünü cırtladım lâhur çalınan”

Türküsünü söyler binip salınan

Yatıp kata ancak bitkin olanı.

Ankaralı Asık Ömer’in dilinde Kahraman Maraş, bit­mez – sonu gelmez bir destandır. Aşık Veysel gibi. Koca Veysel’in dilinde Anadolu, baştanbaşa destan olur, dilden ve telden dükülür. Asık Veysel’e bir gün (gözlerin görme­diği halde şehirleri bir bir nasıl tanır, nasıl anlatırsın?) demişler. O da : (Kuzu’nun anasını kokusundan tanıdığı gibi..) cevabını vermiş. Anadolu’yu sevmek, Anadolu’yu tanımak bu kadar güzel bir benzetmeyle olur. Onun Sivas Destanından iki dörtlüğünü okuyalım :

Ziyaret eylerim koca Sivas’ı,

Silindi gönlümün kalmadı pası.

Durmayıp çalışır Cer atalyası,

Gittikçe artıyor şanı Sivas’ın.

İptida Kongre kuruldu burda

Cumhuriyete karar verildi bıtrda.

Bulanık fikirler duruldu burda,

Yayıldı âleme ünü Sivas’ın,

Ya Dadaloğlu’nu hiç sormaz mısınız? O bütün Anado­lu’nun özlemini çeker, Anadolu’yu karış karış gezip dolaş­tığı halde. Ne diyordu bir keresinde :

Gönül arzuladı Niğde’yi Bor’u,

Gün günden artmakta yiğidin zan.

Çifte bedestenli koca Kayseri

Erciyes karşısında yaman görünür.

Anadolu şehir destanlarının sonu gelmez. Her şehir, her kasaba, her köy bir destandır, bitmez tükenmez. Şai­rimiz Aşık Tecer’in Konya destanı’ndan bir kaç dörtlük sunalım ve sözü burada keselim :

Sabahtan vardım Konya’ya

Baktım cihana uyanık.

Kimi binik, kimi yaya,

Baktım meydana uyanık.

Şehirde herkes ayakta

Kepenkler kaldırılmakta.

Asker mektepli sokakta

Baktım her yana uyanık.

Sabahtan akşama kadar,

Didinir, terler, cabalar

Uyanık, bütün babalar

Oğul, kız, ana, uyanık.

Baktım tarihe, zamana.

Baktım Alâeddin Han’a.

Baktım o büyük insana

Kılıç Arslan’a uyanık.

Görünmez bir debdebede,

Gönüllerden bir Türbede,

Yeşil üsküflü Kubbede

Uyur Mevlana, uyanık.

Tecer’im bu nasıl hülya,

Uyanıkken gördüm rüya.

Eski Konya, yeni Konya,

Göründü bana uyanık.

(Mehmet Önder, Aldı Sözü Anadolu, İstanbul 1976, s.)

MEHMET ÖNDER(1926-200.). İlk ve orta öğrenimini Konya’da tamamladı. Ankara Ü.DTCF. Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun oldu. Fransa’da müze uzmanlığı eğitimi gördü. Müzelerde çalıştı. Kültür Bakanlığı müsteşarlığı görevindeydi. Atatürk, Anadolu, Mevlana konularında araştırmaları yayınlandı.

EFSANE: Anadolu Efsaneleri, Şehirden Şehre Anadolu,Anadolu’yu Aydınlatanlar.

 

(18122)