İbrahim Zeki BULDURLU, Ülkemin Efsaneleri

0
959
İbrahim Zeki Burdurlu

İbrahim Zeki BurdurluİBRAHİM ZEKİ BURDURLU (1922-1984), İstanbul Öğretmen Okulu’ndan sonra, Gazi Eğitim Enstitüsü’nü 1943’te bitirdi. Ortaokul ve liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği, Buca Eğitim Enstitüsünde öğreticilik görevlerini yaptı.

Ülkemin Efsaneleri, Karınca Matbaacılık, İzmir 1966, 50 s.

İÇİNDEKİLER: Yaralı Top (Erzurum), Dipsiz Gülün masalı (Safranbolu), Delipınar (Kemaliye), Gazlı Göl (Afyonkarahisar), Lokman Hekimin Masalı (Adana), Ağrı Dağı (Ağrı), Koçyiğit Köroğlu (Bolu), Allı Gelin ve Kızılırmak (Orta Anadolu), Bursa Masalı (Bursa), Kazdağı(nın Sarı Kızı (Edremit), Belkıs Tiyatrosu (Antalya).

METİN:

1.KAZDAĞI’NIN SARI KIZI

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, dağlar kekik kekik, bağlar sümbül sümbül, bahçeler gül gül kokarken, ateş böcekleri gecelerin karanlıklarını işık ışık parlatırken Edremit dolaylarında, bir kasabada bir aile yaşarmış. Kendi güçlerinin kazançlarıyla geçinip giden bu ailenin çocukları olmazmış. Çocuk özlemiyle yanıp tutuşan anne ve babanın acıları pek derinmiş, Nur topu, gül koncası, sümbül hevengi gibi bir kızları olsa!.. Çocuklarıyla birlikte yaşasalar!..

Günler, aylar, yıllar geçmiş aradan. Tanrı, bu ana, babaya bir çocuk vermiş. Öyle sevinmişler, Öyle sevinmişler ki.. Küçük yuvalan tadla dolmuş, yürekleri şe­ker şeker duygularla coşmuş. Biricik, güzel yavruları­na bakmışlar bakmışlar gülmüşler; sevmişler sevmişler sevinçle dolmuşlar. Beslemişler; gecelerce ninni ninni, gündüzleri türkü türkü heyecanlarla yavrunun, gözbe­beklerinin içine bakmışlar. Yememişler, yedirmişler; giymemişler giydirmişler.

Zaman sular gibi akıp gitmiş.. Çocuklarının yoluna kendilerin; veren anne ve babanın tertemiz duygularını taşıra taşıra büyümüş. Büyümüş ama yaramaz, huysuz, bir dalda bir elde kalmayan, durmayan bir afacan. Her gün öyle suçlar işlermis ki ana, babanın yüreklerini korkuturmuş. Öyle bir duruma gelmiş ki işlediği suçların yığını harman olmuş. Öğütle söğütle yola gelebilecek gibi değil. Uslan demişler olmamış, aslan demişler olmamış. Karı koca, ilk günlerin sevincini unutarak bu çocuğun durumu üzerine düşünmeye bağlamışlar. Sormadık can, danışmadık insan bırakmamışlar. Kimi şöyle et, böyle et derken, kimi sevinin, kimi dövünün demiş. Kara ağızlılar atın derlerken, yılanlı diller satın demiş­ler.

Günleri kara kara olmuş, geceleri yara yara kalmış gülüşleri, sevinci unutmuşlar.

Günler geçtikçe bugün uslanır, yarın akıllanır derken Sarı Kız dedikleri bu yaramaz, bu afacan bir türlü istenen, dilenen duruma gelmemiş.

Bir gün, ana, baba söz birliği etmişler Sarı Kız’ı Kazdağı’na götürmeye kararlaştırmışlar. Ciğerleri yanıyor, gönülleri kanıyormuş ama herkesi rahatsız etmektense, kızı başlarından atmayı uygun bulmuşlar, Bir ge­ce, her yer kapkaranlıkken götürüp Kazdağı’nın bir kuy­tu yerine bırakıvermişler.

Acıyla dönmüşler evlerine. Ağır yükten kurtulunca bir «Oh!.» çekmişler ama bu «Oh!.» bir süre son «Oh!.» a çevrilmiş, çocuksuz kalmanın acısını duymaya başlamışlar. Olsun da yaramaz olsun; olsun da bıktırsın, ol­sun da canımızdan etsin bizi demişler. Gidip kızlarını aramak istemişler.

Vara vara varmışlar dağa. Bu yön benim, bu yan senin aramışlar, taramışlar, bakmadıkları ne ağaç altı, ne yamaç üstü kalmış. Kazdağı’nı karış karış taramışlar yok, yok.. Yorulmuşlar yollarda kalmışlar, usanmışlar dallarda kalmışlar, bir doruktan çevreyi gözetlerken Sa­rı Kız’ı bulmuşlar. Bulmuşlar ama ağızları açık kalmış… Kız, büyümüş, gelişmiş, taze bir fidan olmuş. Yanında hayvanlar varmış, onlarla konuşuyor, gülüşüyormuş.

Uzaktan baka baka yaklaşmışlar fakat onunla konuşmak için iyice yakınlaşamamışlar. Sarı Kız, tüm hayvan­larla şakalaşır, konuşur, onlarla vakit geçirirmiş. Ayrı ayrı hepsinin sevgisini kazanmış. Hiçbir yaban yaratık Sarı Kız’a dokunmuyor, zarar vermiyormuş.

Anne ve baba kızlarına bakmışlar, bakmışlar Sarı Kız’ın bu durumuna bir anlam verememişler ve:

—Bu kız ermiş artık, ermiş, demişler.

Sarı Kız’ın Allah’ın sevgili kullarından .biri olduğuna inandıktan sonra yanına yaklaşmışlar. Önce, babası söze başlamış:

—Sarı Kız’ım, duru kızım, aydan tatlı arı kızım, demiş.

Sarı Kız titremiş, bakmış anası, babası yanında. Önce gülmüş, sonra, dalmış gitmiş. Biraz sonra iki sözcükle:

—Sevgili anneciğim, babacığım, görüyorsunuz durumum çok iyi.Tüm yaratıklarla, tüm bitkilerle anlaş­tım, seviyorlar beni. Kazdağı kız dağı oldu artık. Bütün gördükleriniz emrim altında. Dilerseniz siz de gelin yanıma.

Anne ve baba kızlarının güzelliği karşısında şaşkına dönüp söylediklerini düşünmeye dalınca Sarı Kız, onlara bir hünerini göstermek için eline uzun saplı bir kepçe almış. Eline alır almaz sap uzamış uzamış, uzak dağlar kısalmış kısalmış. Kepçenin ucu, Ege denizinin mavi sularına değmiş, suyla dolmuş. Sonra kepçeyi çeke çeke annesinin, babasının dudaklarına kadar getirmiş.

Onlar şaşkınlık içinde birbirlerine bakarlarken ne olmuş, nasıl olmuş Sarı Kız, ortadan kayboluvermiş. Koydunsa bul, yok olmuş. Karı koca kızlarının kaybolduğuna acımışlar, ağlamışlar, sızlamışlar ama elden ne gelir. Ondan sonra Sarı Kız’ı bir daha gören olmamış.

2.BELKIS TİYATROSU

Bir varmış bir yokmuş, çok çok zamanlar önce An­talya ilimize kırk beş kilometre uzaklığında bir Aspendos şehri varmış. Güzelmiş. Akdeniz’in maviliğinin yakınında, çağlayanların sesini dinleye dinleye mutlu bir yaşam içinde bulunan bu şehrin insanları ince ruhlu sa­nat sever kişilermiş. Bunun için kentin her yerinde sa­nat eserleri varmış. Ak mermerlerden yapılan heykeller, kabartmalar, oymalar görenleri kendilerinden geçirir­miş. Uzaktan, yakından bakılınca büyük, süslü, güzel yapılar gözleri doldurur, yürekleri heyecanla çarptırırmış.

Kralın sarayı, tüm yapılardan yüceymiş. Mermerle­rin, uyumlu taşların bir araya gelmesiyle yapılan bu bü­yük sarayda oturan kiralın Belkıs adında bir kızı var­mış.

Belkıs, çok güzelmiş. Gözleri, saçları, yüzü, boyu o kadar çok uyumluymuş ki çevrede bu güzelliği övmeyen yokmuş. Sarayın içinde, Akdeniz havasıyla beslenip, yeşilliğin ve maviliğin sonsuz eşsizliğiyle güzellesen Belkıs, yetişip gelinlik çağına gelince yedi iklim dört bucaktan görmeye gelenler oluyormuş. Güzel bu, yerin­de duracak değil ya.. Kız bu, kentinde kalacak değil ya!..

Kral, kızının evlenme çağına geldiğini böyle onu isteyenlerle bir daha gerçek olarak anlayınca düşünme­ye başlamış. Belkıs, güzel, tatlı bir kız, Ondan nasıl ayrılsın. Neyapacağını şaşıran Kral, gecelerce gündüzlerce düşüne düşüne bir sonuca varmış. Kendi kendine şöy­le demiş: «Aspendos kenti için kim faydalı ve güzel ese­ri yaparsa kızımı o’na vereceğini»

Bu haberi duyanları almış bir düşünce. Belkıs’ın güzelliğini duyup O’nunla mutluluğa ermek isteyenler, Aspendos kenti için en faydalı ve en güzel eseri yapmak için tasarılar hazırlamaya başlamışlar. Sanatçılar, filozoflar, ozanlar, güçleri güzel sanatlara yetenler birer birer eserler ortaya koyarak göstermişler.

Kral, kendisine gösterilen eserler için ayrı ayrı yargılar verir, eksikliklerini bildirirmiş.

Bir yontucu, şehrin bir yönünü oyma taşlarla süsleyen bir su kemeri yapmış. Bu kemer, Kiralın hoşuna gitmiş. Aspendos’a bir ayrı değer kazandıran yontucuyu kutlamış. Belkıs’ı bu yontucuya vermeye yönelirken kendisine bir başka esere çağırmışlar.

Yeni eser, kentin başka bir boşluğunu dolduran bir tiyatroymuş. Büyük, ak duvarlar içinde bir büyük salon. Alımlı bir sahne. Gözlere şaşkınlık veren localar. Hele bir kral locası varmış, ne güzel, ne geniş, ne yüce!.. Kral, oraya çıkınca o kadar çok sevinmiş ki kendinden geçmiş. Oradan bakılınca tiyatronun tüm görünümü, içini dolduruyor, yüce sanat eserinin anlamı gü­zel eserlerden engin bir tad alan yüreğini doldurup taşırıyormuş. Orada oturmuş, iyice esrikleşmiş ve çevresi­ni unutarak yepyeni imgelere dalmış. Tam bu sırada gökten mi, yerden mi olduğu pek belli olmayan bir ses gelmiş kulağına..

— Kralın kızı benimdir!.. Kralın kızı benimdir!.. O, benim olacaktır!.

Dalmış iyice kral, yine kulaklarında aynı ses:

—Belkıs benimdir!. Benim olacaktır. Belkis benimdir!..

Kral, duyduklarına inanamamış, koyu bir şaşkınlık içindeyken, mermerlerin arasından, duvarların, üs­tünden daha gür, daha coşkun bir ses yükselmiş:

—Benimdir kral kızı!.. Belkıs benimdir!..

Kral başını kaldırmış, karşısındaki sahneye bakmış. Ne görsün?.. Sahnede bir genç bir baştan bir başa dolaşıyor, adımlarını attıkça mırıl mırıl mırıldanıyormuş. Gencin dudakları arasından mırıl mırıl çıkan seslerin taaa locada çok uyumlu, açık ve seçik duyulması Kral’ ın sevincini bir kat daha artırmış. Dinlemiş, ses durma­dan:

—Kral kızı benimdir!.. Belkıs benimdir!. O. benim olacaktır!., diyormuş.

Esriklik içinden uyanıp ayağa kalkan Kral, hemen şunları söylemiş:

—Aspendos için en faydalı ve en güzel eser bu tiyatrodur; kızımı bunu yapana vereceğim!..

Kralın ağzındna söz çıkar da duyulmaz mı!.. Kral sözü olur da uyulmaz mı!..

Hemen düğün hazırlıklarına başlanmış. Yeni ülke, dört köşeye haberler ulaştırılmış, tüm krallar, sanatçılar ve herkes Belkıs’ın düğününe çağrılmış. Aspendos, şölenlerle çalkanmış. Tiyatroyu görenlerin parmak]an ağızlarında kalıyormuş. Çok beğenmişler, pek sevmişler. Kralın kızının bir sanatçıya verilmesi de herkesi duy­gulandırmış.

(İbrahim Zeki Burdurlu, Ülkemin Efsaneleri, İzmir 1966, s.44-49)

İBRAHİM ZEKİ BURDURLU (1922-1984), İstanbul Öğretmen Okulu’ndan sonra, Gazi Eğitim Enstitüsü’nü 1943’te bitirdi. Ortaokul ve liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği, Buca Eğitim Enstitüsünde öğreticilik görevlerini yaptı.

MASALLAR: Nar Güzeli, Güllü Padişah, Mavi Pullu Balık, Kendi Bir karış Sakıl Üç Karış.

ÇOCUK KİTAPLARI: Ömürsün Nasrettin Hoca, Pamuk Bacı, Günaydın Anneciğim.

ROMAN: Memiş Can. ÖYKÜ: Anılardan Öyşküler.

 

(13379)