Halide Nusret ZORLUTUNA, Benim Küçük Dostlarım

0
799
Halide Nusret Zorlutuna

Halide Nusret ZorlutunaHALİDE NUSRET ZORLUTUNA (1901-1984). İstanbul Erenköy Kız Lisesi’nden sonra İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Öğretmenlik sınavında başarılı oldu. 1924-1957 yılları arasında yurdun değişik okullarında çalıştı. Milli olay, kişi ve duyguları şiirlerinde; yaşadığı dönemleri de anılarında işledi.

ŞİİR: Yurdumun Dört Bucağı. ANI: Bir Devrin Romanı. ROMAN: Gülün Babası Kim, Büyükanne, Aydınlık Kapı.

Benim Küçük Dostlarım, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1976, 140 s.

Bölüm başlıkları: 1. Mefharet ve Arkadaşları; 2. Nadide; 3. Zeyno; 4. Selim; 5. İrfan; 6. Osman; 7. Bir Yanlışlık; 8. Şarkın Altın Gençliği; 9. İki Totat Şarkırtısı; 10. Bal Gibi İsim Tamlaması; 11. Muazzez; 12. C….; 13. Fahrünnnise; 14. Kızıl Saçlar; 15. Forget Me Not; 16. Güneşin Öz Çocukları; 17. Kasketli Başlar.

Halide Nusret’in kitabın başındaki ön sözün bir bölümü:

“Çocukları pek severim. Hayatta her insanın bir zaafı, bîr iptilâsı vardır. Benim tek büyük zaafım da -niçin itiraf etme­meli…- çocuk sevgisidir. Ve bu aşk yüzünden ışık çevresinde dönen pervane misali öğretmenlik mesleğine tutulup kalışım bundandır.

Yalnız sevimli, terbiyeli, zekî ve çalışkan olanları değil, -böylesin! herkes sever!- ben sevimsiz, somurtkan, haylaz, hattâ aptal çocukları da severim. Bana ‘öğretmenim!’ diyen ses, beni ‘annem’ diye çağıran ses kadar sevgili ve kıymetlidir.

Bir yaşından, yirmi yaşına kadar her çocuk, bence zevkle okunmağa değer meraklı bir kitap; karşısında uzun uzun, hay­ran hayran düşünülecek bir bilinmeyenler âlemidir.

Yirmi bir yıldan beri bu kitapları yaprak yaprak, satır satır okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Fakat hâlâ ‘çocuk’ adlı kitapta anlayamadığım, sökemediğim cümlelere rastladığım olur”

Benim Kü­çük Dostlarım, yazarın “okul hatıraları’nı top­ladığı bir eserdir. Halide Nusret, Benim Küçük Dostlarım için “Buna bir ‘hikâye kitabı’ da denemez; çünkü, içinde bir damlacık hayâl bulamayacaksınız” demektedir.

Öğrencilerinden Fevziye Abdullah Tansel’in görüşü şöyle:

“Benim Küçük Dostlarım”, kızlı erkekli on yedi talebenin (Zekai, Neriman, Mehmed, Rıfkı, Muazzez, Fahrünnisa…) tasvir edildiği vak’alara dayanılarak karakterlerinin tahlil olunduğu hikâyelerden daha doğrusu hatıralardan örülmüştür. Bu ha­kiki vak’a kahramanları, ızdıraplarıyla, gururlarıyla, muziplikleriyle, sözün kısası her türlü ruh halleriyle hattâ hayatlarının sırlarıyla canlandırılıyor. Hemen söyleyelim, her sanat eseri gibi bunda da çok değil, biraz hayâlin payı var. Şehir, mek­tep adı kaydedilmeyen hikâyelerde, vak’a kahramanlarının ad­ları değiştirilmiştir. Hatıralara dayanan bu hikâyelerde haki­katin payı büyük. Nitekim ben, bu kitabı okurken canlandırılan tiplerden birkaçını derhal tanıdım; fakat, esas hakiki ol­makla beraber, sanat kaygısıyla, karakterlerin teferruat bakı­mından, hayal unsurlarıyla renklendirildiği sezilir ve böyle ol­ması da pek tabiidir. Bu eser, bediî (estetik) kıymetinden başka müellifin muhtelif hususiyetlerini ve meslek hayatını aydınlattığı için de kayda değer”( Defne Dergisi, Haziran 1967)

METİN: BAL GİBİ İSİM TAMLAMASI

Ve nihayet o gün geldi.

O önemli gün geldi, çattı!

Mehmet Yakut için bu, bir onur meselesinden de fazla birşey, âdeta bir hayat memat meselesiydi! Bunu anlamak için yüzceğinize bir bakmak yeterdi.

Bu gibi işlerle zerre kadar ilgilenmeyen sınıfı da nedense bu konu meraklandırmıştı. Hepsinde olağanüstü bir coşkun­luk vardı ve herkesin gözü “küçük”te idi. Zavallı yavrucuğum büsbütün sıkılıyor, sahici yakutlar gibi kıpkırmızı kesiliyordu…

Çok neş’eli göründüm:

— Bakayım, küçüğüm! Ooo!… Bu gözler bana meydan okuyorlar! —Oysa küçük, gözlerini korkuyla kırpıştırıyordu!— Bu gözler: “Ne sorarsan sor, hepsini biliyoruz!” diyorlar…. Mademki öyledir, ben de inadıma kolay şeyler soracağım. Aç bakalım şu kitabı, istediğin yerden oku!

Sen ne yandan dersen o yandan ohuyam, öğretmen!

Oku İşte çocuğum, neresini çok seviyorsan, orasını oku!
Okudu ve anlattı:

Bundan evvelki derslerle ölçülemeyecek kadar iyiydi.

İyi, dedim, mükemmel!… Gördün mü bak, çalışınca ne güzel oluyor! Hele biraz da tahta başına geç bakalım!

Tahtaya, idam sehpasına bakan bir mahkûm gibi baktı. O zaman benim kafamın içinde de bir şimşek parladı: Demek onları asıl korkutan bu, “tahtabaşı” faslıydı.

Bu korkuyu şüphe yok ki benim yanlış tutumum uyan­dırmış olacaktı. Bunu zamanında anlamış olsaydım, dilbilgisini onlara tahtasız öğretmenin yolunu arar bulurdum. Fakat ne yazık ki çok geç kalmıştım…

Mehmet Yakut, bir nar tanesi gibi küçük ve kırmızı, tahta başına geçti.

Yaz, küçüğüm: “Ahmet’in arkadaşı yaramaz bir çocuk­tur. Fakat Ahmet uslu oturur.”

Mehmet Yakut, tahta başında bir sevinç dalgasına tutul­muş gibi iki tarafa sallandı. Hepsini bildiği anlaşılıyordu. Te­lâşından dili dolaşarak başladı:

Ahmet, isim. Özel isim, madde ismi. Arkadaş: İsim, cins ismi, madde ismi, Ahmet’in arkadaşı: Bal gibi isim tam­laması!

Efendim?!…

Bal gibi isim tamlaması.

O da ne demek?…
Mehmet duraladı:

Kitap yazıyor efendim.

Hangi kitap, oğlum?

Kitap değil efendim, defter. Senin yazdırdığın müsved­de defteri.

Getir bakayım, nerde?

Sırasının üzerinde duran sarı yapraklı müsvedde defteri­ni kaptı, sahifelerini karıştırdı, yarım dakika geçmeden aradı­ğını buldu, muzaffer bir tavırla bana gösterdi.

Sahifenin ortasında şu cümleler yazılıydı: “Hasan’ın babası fakir, fakat namuslu, değerli bir adam­dı.” Hasan’ın babası: Bal gibi isim tamlaması Fakir,… Birden şaşalamıştım, fakat sonra işi hemen anladım ve sınıf ortasında, okul hayatımın ilk büyük kahkahasını attım!

Mesele şuydu:

Bazen hoşuma giden, bazen de sinirime dokunan bir mısra veya bir deyim dilime dolanır ve artık günlerce, haftalarca ken­dimi ondan kurtaramam.

Bir arada bu, “bal gibi’ deyimine takılmıştım. Daha önce duymamış mıydım bilmem, birdenbire kendimi bu iki kelime­ye fena halde kapılmış buldum. Sıralı sırasız, münasebetli mü­nasebetsiz, hep bunu söylüyordum. Bu iki kelime sınıfa bile benimle beraber girip çıkıyordu.

İşte bu günlerden birinde “Hasan’ın babası”nın isim tam­laması olduğunu bilmeyen bir çocuğa sinirlenmiş:

— Hasan’ın… babası!… bunu bilmeyecek ne var?… Bal gibi isim tamlaması işte!…

Diye bağırmıştım.

Demek Mehmetçik de bunu ağzımdan çıktığı gibi yazmış, öylece bellemişti.

Ben “gülme nöbeti”ne tutulmuş gibi gülerken o, şaşkın şaşkın bana ve çevresine bakmıyor, dört yandan İmdat bekli­yordu.

Gülmem bitince, ona “bal gibi”yi nasıl anlatacağımı dü­şünmeğe başladım. Bir hayli güçtü. Nihayet:

— Yavrum, dedim, bal gibi demek… Besbelli “meydanda” demek… Fakat bu deyimi kullanmamak daha doğru. Kibar bir deyim değil… Ben nasılsa söylemişim, hatâ etmişim., an­ladın mı?

Bunları sıkıla sıkıla söylerken, sınıf içinde ağzımızdan çı­kacak her kelimeyi titizlikle seçmek gereğini bir kere daha an­lamış bulunuyorum…

Mehmet Yakut’a beklediği notu verdim…

Sınıfa da o günden sonra — ne oldu, nasıl oldu bilmiyo­rum — bir gayret geldi. Afsunlanmış gibi çalışmağa başladılar ve dönem sonunda başarı nisbeti yüzde elliye çıkabildi…

Her yıl bu şube gibi bir sınıf okutmak zorunda olaydım, muhakkak ki bu meslekte bu yaşa gelemezdim ve öyle sanı­yorum ki Mehmet Yakut ile daha bir kaç talebe bu sınıfta bulunmasalardı, ötekileri yedi ay okutmak gücünü kendimde bu­lamayacaktım!

İyi öğrenci, aldığının hiç olmazsa yüzde ellisini verebilen, zeki ve çalışkan öğrenci öğretmen için sonsuz bir güç hazinesi ve bir mutluluk kaynağıdır.

Fakat bunun aksi…

Evet, bunun aksi de o oranda korkunç bir felâket!…

(Halide Nusret Zorlutuna, Benim Küçük Dostlarım s.82-89)

HALİDE NUSRET ZORLUTUNA (1901-1984). İstanbul Erenköy Kız Lisesi’nden sonra İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Öğretmenlik sınavında başarılı oldu. 1924-1957 yılları arasında yurdun değişik okullarında çalıştı. Milli olay, kişi ve duyguları şiirlerinde; yaşadığı dönemleri de anılarında işledi.

ŞİİR: Yurdumun Dört Bucağı. ANI: Bir Devrin Romanı. ROMAN: Gülün Babası Kim, Büyükanne, Aydınlık Kapı.

 

(8287)