Ahmet Rasim Falaka

0
1290
Ahmet Rasim Falaka

Ahmet Rasim FalakaAHMET RASİM (1864-1932). Darüşşafaka’da okudu. Kısa memurluktan sonra ölümüne kadar yazarak geçimini sağladı. Halk için yazdı. Anı, fıkra, tarih, mektup ve incelemeleri başarılıdır. İstanbul hayatını, folklor ve kültürünü tespit etmiştir.

 

ANI: Gecelerim, Muharrir Şair Edip, Falaka. FIKRA: Şehir Mektupları, Eşkal-i Zaman, Ramazan Sohbetleri. GEZİ: Romanya Mektupları.

KİŞİLER KARAKTERLER:

RASİM: Evin en küçük çocuğu. Yetim. Sert hocalardan ve dayaktan korkar. Oyun ve eğlenmeyi çok sever.

ANNESİ: Oğlunun iyi yetişmesi için çabalar. Disiplin altına alınması için yatılı Darüşşafaka’ya verilmesini ister. Oğlunu korur, destekler.

SÜTNİNE: Afrika kökenli. Rasim’i kollar.

 

Falaka’da Ahmet Rasim, ailesini, dini bilgileri öğrendiği mahalle mektebine başlayışını, korkularını anlatır. Kuran’ı okumak için çocuklara uygulanan ceza yöntem ve araçları da ele alınmıştır.1927’de basılan kitapla yazar eski eğitim sisteminin tek yönlü oluşunu ve korkuya dayanmasını eleştirir. Aile bağları kuvvetlidir. Annesine sevgisi fazladır.

Bölüm Başlıkları: Hoca Korkusu: Falaka; “Amin”e Doğru (Mektebe Başlama); “Amin Alayı” (Mektebe Başlama Töreni); Mektepte İlk Günler; Bir Tokadın Sonucu: Ev Değiştirme; Mektebe İkinci Başlanış; “Amin”e İlk Girişim; Mektep Seyri (Gezmesi); Lokmalı, Kapamalı Mektep; Meğer Başıma Gelecekler Varmış; Eyvahlar Olsun!; Hafız Paşa Mektebi’nde Birinci Gün; Falaka Türleri ve Davacılar; Topuz Hafız İsyanının Çıkışı; Yeni Mektep, Yeni Korku; Hürmet Duygusu Korkudan Çok Kuvvetlidir; Zincirli Hoca

METİN: EYVAHLAR OLSUN

…..

“Çörekçiler kapısı” denilen kapısı kalmamış bir girişten kös kös ilerleyerek giderken ilk sesleri duymaya başladım. O zamanlarda bir yerde mektep olduğu, binasının yapılış tarzından, ön yüzüne asılı tabelasından değil, bağıra ba­ğıra okuyucu “Elifbe”ci, “Amme”ci, “Tebârekeci, “Mushaf”çı birçok çocuğun hep bir ağızdan, muhtelif perdeler, makamlarla kopardıkları gürültülerden anlaşılır, bilinirdi. Bu bağırmaların bazen hududunu aştığı olurdu ki mutlaka içlerinden biri­nin “falaka”ya yatırılarak tabanlarına sopa yemekte oldu­ğu belli olurdu. Öyle ya!.. Ne pat küt işitilsin, ne de vay! aman!..

….

O, ilk aldığım sesler her adımda bana yaklaştıkça ben de mektebe yaklaşmakta olduğumu hissederek duymadığım korku çeşidinden biriyle yürek çarpıntısından çıkıp diğerine giriyor­dum. Çocukluk bu türlü korkular için pek ziyade hassastır.Özellikle bir taraftan da gizli açık çıtlatılmış bir şey varsa… Bende ise çıtlatılmış değil, çat diye âdeta çatlatılmış kocaman, müthiş bir olayın, her adımda görünen bir yaklaşan hayali vardı. Bu hayal bir gün evvel hâsıl olmuştu. Mahalleye yeni taşındığımız için “Safa geldiniz” e gelmiş kadınlardan birinin valideye:

— Aman, hanım!.. Evlâdına nasıl kıyıp da “Hafız Paşa Mektebi”ne yollayacaksın?.. O sarığı boynuna dolanası herif, falakada üç çocuk öldürmüştür. dediğini, Dilfezâ’nın Kara-anne’me söylediğini, sütninem, pay verdiğim esnada, öç alma makamında yüzüme karşı söylemişti. Bu kara haber kulağımda olduğu için o sesler hızlı hızlı yaklaştıkça, o hayal de az çok bir korkunç hakikat duyguları bağlıyordu. İki zorlayıcı belâ arasındaydım: gitmem desem evimizin yanı başında o kanlı, bıçaklı, tabancalı enişte var. Şakasız bir adam. Gitsem, sabahtan akşama kadar ha şimdi falakaya yıkacaklar, hoca beni ya öldürecek, ya sopalarla tabanlarımı patlatacak azabı var… Bir ân oldu ki, Yakup Hoca (Özel ders veren öğretmen) beni elimden tutarak bir kapıdan içeriye daldı. Da­ha bir iki merdiven çıkar çıkmaz önceki seslere fısıltı dedirecek bir büyük gürültü koptu. Birden­bire irkildim. Yakup Hoca bileğime yapışarak:

— Korkma!.. Zaten enişte beyin söylemiş, simdi ben de söyleyeceğim, seni dövmez. dedi, dedi ama… kaç para eder?.. Evet, eder mi etmez mi, bu konuda sizin de görüşünüzü almak için şimdi gerçek bir görüntü sunayım:

Birkaç merdiven daha çıkıp da ufak bir aralıktan geçer geçmez girdiğimiz geniş, tavanı nispeten basık, hıncahınç (dopdolu) dershanenin sokak tarafına çıkık bir kümbetli mahallinde (kubbeli bölümünde) o ana kadar hiç görmediğim bir şeyler oluyordu.

Kötü tesadüf!. İnsan korktuğuna uğrar eterler a…

Bu manzara o gün, bugün gözlerimin önünden gitmez. Ürkmüş gözüm bir anda bu kümbetinin üstünde ayağa kalkmış, elindeki sopayı, önünde iki hafızın, kıvıra kıvıra tuttuğu büyük bir falaka­nın tâ ortasından sıkı sıkı yan yana duran iki çıplak tabana gerile gerile, birbiri ardınca indiren, sarığı çözük, benzi atık, gözleri dönük, bıyığı sakalına karışmış, safi sinir kesilmiş birine gitti, geldi. Bundan ötesini bilmiyorum. Kendime gel­dim ki bizim evin kapısı önündeyim. Durmadan dinlenmeden çalıyorum, içerden bir koşuşma.. Kapı açıldı. Girdim. Düşmü­şüm, bayılmışım.

Sonradan anlatırlardı: Yakup Hoca da tersyüzüne dön­müş ama yetişmek değil, beni görememiş bile…

. ..

Yakup Hoca konağa dönüşünde olayı enişteye an­latmış. Anlatır anlatmaz, bizim yeniçeri ağası hükmü ver­miş:

— Öyle şey mi olurmuş… Yarın mutlaka gidecek…
 Mesele çatallanmış; halam, annem eteğine varmışlar, be­nim için “Hastadır, yatıyor” demişler; o da devamlı:

— Hocadan korkmayan çocuk okumazzz! diye “z” lerin üzerine basa basa reddedermiş. En niha­yet kadınların yalvarmaları so­nuç vermiş… Yumuşaya yumuşaya:

— Eh!., öyleyse, gelecek cumartesine kadar gitmesin de, o günü ben kendim götürürüm, demiş.

Bilir misiniz?.. Bir hafta bir haftadır… Hem süt-ninem, o kapkara dert ortağım da benden yana olmuştu. Hocanın falaka karşısında almış olduğu kor­kunç vaziyeti kara-anneme tasvir ettikçe kadının gözleri kayboluyor, dudakları ağarıyordu… Hele halam!., dinleyemiyor:

— Sus, Rasim, söyleme… içime baygınlıklar geliyor! diyordu.

Valideyle gayet teklifli olduğumuz için onun huzurunda tafsilâta girişemiyor idiysem de o biçare o halden anladığı için yüzüme mahzun mahzun bakıyordu. Görüyorsunuz a!.. Bu mektebe gidişim iki aileyi matemlere boğdu… İçlerinde neşelenen biri var idiyse o da enişte idi. Bir gün beni karşısına aldı:

— Anlat bakalım, hoca nasıl dövüyordu? dedi.

Ben de iyice anlatırsam belki derdime çare olur sanarak bütün varlığımla anlattım. Netice ne olsa beğenir­siniz?. Bir taraftan bıyıklarım burmakla beraber:

— Kah! kah! kah! seslenişinde bir tahtaboş gülüşü… Ondan daha sonra kalın kalın, tecvid üzere dolu bir ağızla:

— Demek ki sen bu kadarcık bir sopa tatlısı yiyemez­sin, öyle mi?.. Yazık sana be!.. Artık herkese söyleyeceğim… Sana “Laz Mehmet beyin Rasimi” demesinler… Vay tabansız herif vay!.. Ulan; insan onun yüz tanesini yer, kalkar, hoca­sının yine elini öper, gider yerine oturur… Vay muhallebici vay!..

Meğer bana karşı bu derecede katı yürekli görünen o yüce gönüllü adam, halama, valideme:

— Siz karışmayın… Ben onu götürür, hocanın da ku­lağını çekerim. Şayet bir sopa vuracak olursa sarığını da boynuna geçiririm. Mektebe gitmeyen çocuğun sonu ya tulumbacılıktır, ya beygir sürücülüğü… Siz Rasim’i bana bı­rakın. dermiş. Bu sözleri bari bana, da söyleyin. Hayır… Söy­lemezler… Söylerlerse yüz bulur, şımarırmışım. ….

 

AHMET RASİM (1864-1932). Darüşşafaka’da okudu. Kısa memurluktan sonra ölümüne kadar yazarak geçimini sağladı. Halk için yazdı. Anı, fıkra, tarih, mektup ve incelemeleri başarılıdır. İstanbul hayatını, folklor ve kültürünü tespit etmiştir.

ANI: Gecelerim, Muharrir Şair Edip, Falaka. FIKRA: Şehir Mektupları, Eşkal-i Zaman, Ramazan Sohbetleri. GEZİ: Romanya Mektupları.

Yusuf Yıldırım, Ahmet Rasim ve Şehir-İstanbul Mektupları, Toker Yayanları, İstanbul 2005, 176 s.

 

(18448)