Şükufe Nihal, Domaniç Dağlarının Yolcusu

Şükufe Nihal BaşarŞÜKUFE NİHAL BAŞAR (1896-1973). İlk, orta ve liseden sonra İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi (1919). İstanbul Kız Lisesi’nde uzun yıllar edebiyat ve coğrafya derslerini okuttu. Duygulu, hüzünlü şiirler, gizlilik dolu aşk romanları yazdı.

ŞİİR: Şiirler, ROMAN: Çölde Sabah Oluyor. GEZİ: Finlandiya.

Domaniç Dağlarının Yolcusu (Bir Yurt Gezisi), Şükufe Nihal, Gavsi Ozansoy Basım Evi, İstanbul 1946, 86 s.

“İstiklal cengi sıralarında İnegöl toprakları bir büyük facia geçirmiş: Domaniç dağlarından inen bir köylü kadın düşmana yol göstererek vatana hiyanet eden oğlunu silahi ile vururak yere sermiş.

İki satırla kısaltılan bu olay; bir roman, bir destan konusu olabilecek kadar geniş, engin…Bir türk kadınının yüksek vatan terbiyesini, inancını anlattığı için, kadın tarihimizin sayfalarına yeni bir ün katacak kadar şehametli… Bir kahraman ananın geçirdiği acıklı ruh çarpışmaları bakımından, çok psikolojik değenredir.”

Bu cümlelerle eserine başlayan Şükufe Nihal, hikâyeyi İstiklal Savaşına katılan bir arkadaşından dinler, etkilenir. Olayın kahramanlarını bulmak için İstanbul Bursa, İnegöl Domaniç Dağları gezisine yazın gazeteci kimliğiyle tek başına çıkar. Gözlemler, izlenimler, duygulanışlarla yazılan eserin türü gezi roman olmalı. Bursa, Uludağ, İnegöl kasabası ayrıntılı anlatılır. Kitap bu yönüyle belge niteliği taşır.

METİN:

Otelci de nazik, kibar bir adamdı:

— Sizi burada rahat ettiremeyiz, ama, yine elimizden geldiği kadar sıkıntı çektirmemeğe çalışırız. Buraları pek öyle sizin kalacağınız yerler değil. Artık her ne hal ise, kusura bakmazsınız.

— Hiç üzülmeyiniz, nasıl olsa olur.

Kahvenin öbür kapısından toprak, geniş bir avluya girdik. Burada iki uzun, tahta araba ile beygirler var. Üç yanı, önleri açık ahırlar çevrelemiş. Havada ağır bir gübre kokusu...

Bir tahta merdivenle üst kata çıktık.

Burası, aşağı avluya bakıyor.

Dört yanı terasla çevrili.

Etrafta sıra ile odalar...

Ferhat ağa bir küçük oda açtı:

— Buyurunuz, bayan. En, iyi odamız… Yatak temizdir, ama, yine değiştireyim.

Bavulumu yere bıraktı, karşı odanın karyolasındaki çarşafları getirdi, yaydı. Çekilip gitti,

Beyaz badanalı, mini mini odamın bütün eşyası siyah, demir bir karyola ile iki hasır iskemle… Tavanda on mumluk bir elektrik lambası,..

Pardösümü, şapkamı duvardaki çivilere astım. Epeyce yorgundum, yatağın kenarına iliştim.

Hemen iki metre uzaktaki Bursa otelinin pen­ceresinde, saçları permanatlı, iri, parlak çiçekli emprimeler giyinmiş, iki eli çenesine dayalı bir genç kız, bana bakıyor.

Bir başka pencerede, yüzünü perdenin kenarına gizleyerek odamı gözetleyen bir genç erkek başı…

Odam apaydınlık. Tül perdeler pencereleri her yandan açık bırakıyor, kendime daha rahat bir köşe yapabilmek için karyolayı kapı tarafına çektim. Yorganı da demirlerin ürerine attım, mütecessis gözlerden gizlendim. Ve artık kimse tara­fından görülmediğime inanarak biraz uzunca rahat edebilmek için arka üstü yatağa uzandım.

Aşağıdan yanık bir türkü...

Köy erkeği sesi:

Aramızda karlı dağlar,

Sinemdeki yareleri

Yar gelip bağlar…

Sinemdeki yareleri

Yar eli bağlar…

Ne güzel, ne içli bir melodi...

Çok sevdiğim, az tanıdığım Anadolunun yanık bağrından bir ses... Onun ruhundan kopmuş bir hava.. Anadolu! Baştan, başa şiir dolu Anadolu! Küçüklüğümde güzelliği, saflığı, tehlikeler dolu uçurumlu yolları, efsaneleriyle gözlerimde esrar dolu bir engin gibi canlanan memleketin, bütün ömrümde hasretini çektim. Beni şehre bağlayan vazifelerden fırsat buldukça veya fırsatlar yaratarak her zaman ona koştum.

Bu defa da olduğu gibi.. İşte, onun ruhu hep böyle yanıktır, dedim ve kendi kendime, aşağıdan hâlâ mırıltı halinde yukarı gelen türküyü tekrarladım:

Aramızda karlı dağlar,

Sinemdeki yareleri yar gelip bağlar…

Sinemdeki yareleri yar eli bağlar…

Dert çekmiş, acı görmüş, hasret duymuş, gidenleri dönmemiş; fakat, yine kara bahtından şikâyet etmemiş, her felâketi bağrına basmayı öğrenmiş yurdun her duygusu derin, her duygusu asildir. Hepsi şiir dolu, hepsi masum ve candandır.

Diye düşünürken yine aşağıdan gelen başka bir kalın ses, tüylerimi ürpertti:

Bay bayansız olamaz

Bayan da bağsız olamaz.

Ayı insiz olur amma,

Yolcu hansız olamaz.

Deminki ince heyecanın üstüne buzlu bir sel indi:

‘İşte bu olmadı!’ dedim. Tıpkı çok sevdiğimiz birisinin bir münasebetsizlik yapmasına, kendisini başkalarının yanında münasebetsiz göstermesine nasıl üzülürsek bu biçimsiz ses ve söz de, o kadar canımı sıktı. Bereket versin, bu soğukluğu hemen o anda karşılaştığını başka bir şey eritiverdi:

Karşıki otel damının tepesinde, kırmızı tuğlaların üstünde yan yana iki leylek... Kırmızı, keskin gagalarını birer kılıç gibi önlerine eğmiş sanki bana selâm vaziyeti almışlar.

— Günaydın, leylekler, dedim,

Kalın, vakur sesleri ile bana cevap verdiler:

— Tak, tak, tak, tak!..

— Tak, tak, tak, tak!,.

Ne acayip levha… Ne güze! komşularım varmış meğer! Yüksek sesle, kahkahalarla gülmekten kendimi alamıyorum. Leylekler karşımda, kımıldamadan, hep öyle selâm ve saygı vaziyetinde ayakta duruyor, bana bakıyor. Acaba kendilerini bırakıp kalksam ayıp olur mu?

Yarım saat içinde epeyce dinlenmiştim. İnegöl’de yapacak islerim var. Domaniç dağları beni bekliyor. Bir defa da Reji müdürünü görmeli, her tarafa baş vurmalı.

Saate baktım, tam iki. Karnım da aç, acaba buralarda ne yiyebilirim? Aylardan beri süren bir rahatsızlıktan mustariptim, Aylardan beri yalnız pirinç suyu ve patates gibi sade gıdalarla yaşıyordum. Aşağıya inip otelciyi bulmalı. Belki bir lo­kantada böyle bir şey hazırlatabilirim. Lâkin önce biraz suya, sabuna ihtiyacım var.

Oda kapımı açtım. Aşağı, toprak avluya bakan taraçanın kenarına sıra ile karyolalar, konmuş. Müşterilerin bazısı buralarda yatıyor.

Odanın tam karşısına gelen bir karyolanın kenarında, uzun paçalı, beyaz iç kilotu ve kısa kollu beyaz gömlek giyinmiş bir genç erkek…Önünde nota kâğıtları dolu bir mâdeni nota iskemlesi. Ellerinde ut veya tambur gibi yan yatırılmış bir keman.

Bu tuhaf kıyafetli adam, notalara bakarak parmaklarını sessizce tellerin üzerinde gezdirirken dudaklarını açıp kapıyor. Galiba kemanın tellerinden bir şey çıkarmayı heceliyor. Gülmemek kabil mi?

Ama, adamcağız gayet terbiyeli. Karşısındaki odadan bir kadın çıktığını görünce başını kaldırıp bakmadı.

O sırada otelcinin oğlu bir küçük masa ile bir küçük ayna getirmiş, odamı süslemek istiyordu. Masa ile aynayı yarlerine koyduk. Odadan.çıktım.

Gözlerim otelin üç yanını çevreleyen damlara ilişti. Aman, yine onlar! Sıra ile bir, iki, üç, dört, beş yerde kamp kurmuş leylekler... Saman, çöp yığınları üzerinde ana, baba ve yavrular... Bazısında -ya ana, ya baba yiyecek bulmağa gitmiş olacak- bir büyük leylekle yavrular var. Bazısında belki yavrular büyüyüp uçtuğundan, yalnız iki büyük leylek duruyor. Yan yana. gaga gagaya iki sevgili, iki ayrılmaz dost…

Bir yuvada, yüksek tepelerden ordusunu teftiş eden bir komutan heybet ve azameti ile gerdanını şişirmiş gagasını, göğsüne saplamış; mütefekkir bir ihtiyar leylek...

Gözlerimi soldan sağa, sağdan sola çevirerek bu sevimli kuşları seyrettim, İstanbul'da leyleği hiç bu kadar yakından görmemiştim. Damlar ne kadar alçak. Kuşlar burada insanlara ne kadar yakın,..

Teneke muslukta yüzümü yıkadım, terasın bir köşesinde dudaklarını kıpırdatarak başını kaldırmadan nota heceleyen acayip kıyafetli adamın önünden geçtim, odama girerken orada dolaşan otelci Ferhat ağa:

— Çekinmeyiniz bayan, bunlar namuslu adamlardır, otelde sizden başka kadın yok ama, bütün müşterilerim emniyetli kimselerdir, dedi.

Lokantada istediğim şeyi bulamayınca, çantamdaki glüten ekmeğini çaya batırarak öğle yeme­ğini yedim.

Saat üç. Reji müdürünü görmeğe gidiyorum. Merdivene doğru yürürken karşıma siyah takkeli, siyah cüppeli, derviş kıyafetinde, kamburca, sakallı bir ihtiyar çıktı.

Bu da kim? Otelin bir müşterisi olmalı. Kuyu gibi karanlık, derin gözler, kartal bir burun, belki ömründe gülmemiş, karanlık, buruşuk bir surat.

Kasırgalarla eğilmiş bir çınara benziyor bu adam! Kimbilir içinde ne oyuklar, ne sırlar vardır, belki Finlandiyalı Doktor Lönro'nun Kalavala’sına kaynak olan rahipler, piskoposlar gibi, bu ihtiyar da millî ruhumuzu, eski günlerimizin hatıralarını yanık şiirlerimizi; ıstıraplarımızın sevinçlerimizin yankılarını bağrında taşıyıp sürükleyen bir halk şairidir. Belki de aradığım büyük destan mevzuunu, yahut ona benzer başka kahramanlıkları tanımış bir adamdır,

İhtiyar derviş, merdivenin yanındaki odasının kocaman asma kilidini açarken, biraz yakınına gittim, çekingen sesimle sordum :

— Siz de burada mı oturuyorsunuz, efendi baba ?

Kara cüppeli, takkeli, kara yüzlü, kartal burunlu, kambur ihtiyar ağır ağır başını bana doğru çevirdi; çukur, gazaplı gözleri ne kadar korkunçtu. Adeta görmeden gözlerime haklı, derin, çok devin bir kuyudan seslenen zincirli bir dev gibi homurdandı:

— Mo, mo, mo, mo, mo!

Dona kaldım!

İhtiyar, anlayamadığım bir dille, homurdanarak beni paylamıştı.

Odasına girdi. Ben vaz geçmediğim bir me­rakla biraz yan tarafa doğru yürüyerek aralık kapıdan içeriye baktım. Yerde bir kaba hasır, köşede bir kara heybe, bir toprak testi, ortada, bir kara koyun postu... Duvarda asılı paçavralar.

Bu, benim ilk Anadolu seyahatim değil.

(Şükufe Nihal, Domaniç Dağlarının Yolcusu, İstanbul 1946, s.20-27)

ŞÜKUFE NİHAL BAŞAR (1896-1973). İlk, orta ve liseden sonra İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi (1919). İstanbul Kız Lisesi’nde uzun yıllar edebiyat ve coğrafya derslerini okuttu. Duygulu, hüzünlü şiirler, gizlilik dolu aşk romanları yazdı.

ŞİİR: Şiirler, ROMAN: Çölde Sabah Oluyor. GEZİ: Finlandiya.