İvo Andriç, Drina Köprüsü

TANITIM:

Balkanlarda Türklerin olumlu ve yararlı eserler yaptıklarını gösteren bu romanda yazar, Drina üzerinde Sokkullu Mehmet Paşa’nın kurdurduğu bir taş köprü ile hanın öyküsünü Ali Hoca karakteriyle birlikte anlatır. 24 Bölümlük eserde Balkan mozaiği objektif bakış açısıyla ele alınmıştır.

ÖZET:

Olaylar Bosna-Hersek ve Sırbıstan sınırlarının birleştiği Vişegrad kasabasında geçer. 350 yıllık zamana yayılan olaylar anlatılır. Drina nehri Batı ile Doğu’yu ayırır.

Köprü canlı bir varlık gibi, roman kahramanı gibidir. Köprünün yapılışı, Sırbıstan isyanları, kolera salgınları, su baskınları, Bosna-Hersek’in Avusturya ordusunca işgali, demiryolunun  getirilmesi anlatılır. 1912 Balkan Savaşıyla Türklerin sıkıntılı günler yaşaması, 1914’te Avusturya veliahdının bir Sırp tarafından öldürülmesi üzerine iki ülkenin savaşı önemli olaylardır.

Ali Hoca, Drina Köprüsünü Sokollu Mehmet Paşa’dan emanet almıştır sanki. En kötü, baskılı günlerde bile köprüden uzaklaşmaz. Bazı Türkler göçerken o tek başına bekler. Hatta kulağından köprünün duvarına çivilermesi bile onu son kötü olay kadar üzmez, sadece incinir.

Köprü tarihle olduğu kadar insanların kaderiyle de ilgilidir. Boşnak kızı güzel Fato zorla sevmediği biriyle evlendirilme kararı üzerine köprüden soğuk Drina sularına atlayarak intihar eder. O sevgisini yüceltir. Ali Hoca da bile bile böyle şerefli bir ölümü seçer. Avusturyalılar köprüyü dinamitle havaya uçururlar, Ali Hoca da köprünün yakınında olduğu için yaralanır ve ölür.

METİN: DRİNA KÖPRÜSÜ

Uvats'da, Avusturya - Macaristan ile Osmanlı devleti arasındaki irin ayrıldığı yerden, aynı adı taşıyan bir çay geçiyordu. Çayın üstündeki köprü ise Avusturya ile Türk karakolunu birbirinden ayırı­yordu, işte bu köprünün başında bir Türk subayı ile bir bölük asker göründü ve Avusturya tarafına geçti. Subay teatral bir jestle kılıcını köprünün korkuluğuna vurarak kırdı, sonra da Avusturya jandarma­larına teslim oldu.

Aynı anda tepeden aşağı grili Sırp piyadeleri indi... Bosna ile Sancak arasındaki eski sınır boyuna yerleşti. Eski biçim donatılmış Türk erlerinin yerini aldı. Artık Avusturya, Osmanlı, Sırbistan ara­sındaki sınır noktası kaybolmuştu. Daha dün Vişegrad'ın on beş kilo­metre ötesinde bulunan Türk sınırı bin kilometreden fazla gerilemiş, Edirne'nin ötesinde bir yere çekilmişti. Bu kadar kısa bir zamanda böylesine çok, böylesine büyük olayların geçmesi, kasabayı temellerin­den sarsmıştı. Bu sarsıntı Drina'nın üstündeki köprü için felâket oldu.

Tren yolu şehri, Saray - Bosna ile birleştirdikten sonra köprünün,  batı dünyasıyla ilişkisinin hiçe indiğini daha önce görmüştük. Şimdi göz açıp kapayıncaya kadar doğu ile de ilintisi kesilmişti;

Daha dün oracıkta olan ve onu yaratan Doğu... sön zamanlar çok sıkışmış, kemirilmiş olmasına rağmen daimî ve gerçek olan doğu, şimdi bir hayalet gibi birden kayboluvermişti. Artık köprü, şehrin iki yanı ile... Drina'nın iki yanındaki yirmi kadar bucak ve köyden |başka bir yeri birleştirmiyordu.

Vezir Sokullu'nun dinine sımsıkı bağlı girişimleriyle imparatorluğun iki parçasını birleştirerek, doğu ile batıya gelip gitmeyi kolaylaştıracak olan büyük taş köprünün şimdi cidden hem batı, hem doğu ile olan bağlantısı kesilmiş, batık vapurlar ve içine ayak basılmayan tapınaklar gibi kendi haline bırakılmıştı. Üç yüz yıl boyunca her şeye katlanmış, her çeşit olayı atlatarak yaşamağı sürdürmüştü. Ve hiç delişmeden ödevini sadakatle görmüş, ama insanların ihtiyaçları başka yönler almış ve dünyada her şey değişmişti. Şimdi, ödevi ona ihanet |ediyordu.

Bu büyüklük, bu güzellik, bu sağlamlıkla daha yüzlerce yıl üstünden ordular geçebilir, kervanlar birbirini izleyebilirdi. Ama işte insan  ilişkilerinin o beklenmedik sonsuz oyunu yüzünden Vezirin bu büyük eseri de birden, bir kenara atılmış, hayatın akışının dışında kalmıştı. Köprünün bugünkü rolü, ölçülerindeki o âhenge, o sonsuz gençliğine hiç yakışmıyordu... Ama hâlâ, vezirin kapalı gözleri altında, iç dünyasında onu gördüğü gibi, mimarının yarattığı gibi, her çeşit değişik­le ilgisiz, sağlam, güzel ve güçlü olarak yükseliyordu.

Burada birkaç satırla anlatılan ve birkaç ay içinde olup biten şeyleri kasabalıların anlamaları için çok çaba ve zaman harcamaları gerekmişti. Rüyada bile sınırlar bu kadar çabuk yer değiştiremezler.

İnsanların içinde, bu köprü gibi eski dilsiz ve hareketsiz uyuklayan ne varsa... birden canlanmış, günlük yaşamı, kamu oyunu ve ter kişinin alınyazısını etkilemeğe başlamıştı.

1913 yılının ilk günleri yağmurlu ve ılık geçti. Kasabadaki müslümanlar, kederli ve üzgün gelip Kapiya'da oturuyorlardı. Yaşlı başlı kişi, bir gencin çevresine toplanmış gazete okumasını, yabancı de­yimleri çevirmesini, alışılmamış sözcükleri   yorumlamasını, coğrafya üzerine bilgi vermesini bekliyorlardı.

Hepsi de sigara içerek sakin sakin önüne bakıyor ama üzüntü ve acılarını gizleyemiyorlardı.

Balkan yarımadasının bölünüşünü gösteren haritanın üstüne eğil­miş, bu yılankavi çizgilerde bir şey göremiyor ama, içgüdüleriyle her şeyi anlıyorlardı. Çünkü coğrafyayı kanlarında yaşıyor, dünyanın bi­çimini biyolojik bir biçimde hissediyorlardı.

İhtiyarlardan biri gazete okuyan gençlerden birine sordu:

- Üsküp kimin olacak?..

- Sırbistan'ın.

- Ah...

- Ya Selanik?..

- Yunanistan'ın.

- Ah... Ah...

- Ya Edirne?..

- Her halde Bulgaristan'ın.

- Ah!.. Ah!.. Ah!..

Bunlar, kadınlarda ve zayıf insanlarda olduğu gibi gürültücü ve hüzünlü sızlanmalar değil, sigara dumanıyla birlikte bıyıklarının arasından geçerek yaz havası içinde dağılan boğuk ve derin iç çekişlerdi. Bu ihtiyarların çoğu yetmişini geçkindi... Çocukluklarında Türk egemenliği, Lika'dan (yayla), Kordum'dan (Avusturyalıların kordon kurduğu tepeler) İstanbul'a kadar; İstanbul'dan da tâ o uzak ve erişilmez Arabistan'ın çöllerle kaplı belirsiz sınır­larına uzanıyordu. (Türk egemenliği demek... Muhammed dininin birleştirdiği yıkılmaz, parçalanmaz büyük bir topluluk demekti. Yer­yüzünde müezzinlerin müminleri namaza çağırdıkları bütün yerleri içine alan topraklar demekti.) Bunu çok iyi hatırlıyorlardı. Ama ha­yatları süresince, Türk egemenlinin Sırbistan'dan Bosna'ya, Bosna'dan da Sancağa doğru çekildiğini de hatırlıyorlardı, işte şimdi de bu egemenlik, gözlerinin önünde; heves ve keyfine bağlı gelgit suları gibi azalmış ve birdenbire gözlerinden uzak yerlere çekilmişti. Ve onlar da sular çekildikten sonra karada kalan su bitkileri gibi... aldatılmış... bırakılmış, kendi alınyazılarıyla baş başa kalmışlardı.”

(İvo Ardriç çev. Hasan Ali Ediz, Drina Köprüsü,9. bs., 1975, s.256-258)

 

İvo Andriç

KAYNAKÇA: 1. Hasan Ali EDİZ, “İvo Andriç  ve Eserleri” Drina Köprüsü, Altın, 1975.  2. Samim KOCAGÖZ, “Drina Köprüsü”  Roman ve Yazarlık Onuru, Çağdaş 1983, s.38-41.