Cahit Uçuk, Gümüş Kanat

Cahit Uçuk - Gümüş KanatTANITIM: Yazarın kocası matbaacıdır. İyi bildiği bu iş kolunu romanlaştırır. Çocuğun fedakarlığını, çalışkanlığını, yardımseverliğini ve vefalı oluşunun karşılığını alır. İyi olan iyiliğe ulaşır. “Mavi Kanat” gibi düşsel kuş da iyiliğin, yardımın simgesi olmalı.

KİŞİLER, KARAKTERLER:

KEMAL: On bir on iki yaşlarında, siyah saçlı, beyaz tenli, zeki çocuk. İlkokul öğrencisi.. Celil ile Süzen’in oğlu. Çalışkan, yardımsever, yaşlılara saygılı.

GÜMÜŞ KANAT: Simge kuş. İyilik getirici. Ağaçtan kurtarılır. Basımevi’nin altındaki dehlizde, kitabın cildi arasındaki pul da görülür. İyiliksever Kemal’e yol göstericidir.

 

NAF: Kemal’in sevdiği kedisidir.

CELİL: Otuzlu yaşlarda matbaada çalışır. Mavi gözlü, uzun boylu, güçlü, kuvvetli.Ailesine bağlıdır. Kötü alışkanlığı yoktur.

SÜZEN: Sarışın, güler yüzlü, becerikli. Dikişle aile bütçesine katkı sağlar. Sabırlı ve yardımseverdir.

NEVZAT BEY:  Elli yaşlarında, Erzincan depreminde ailesi ölen yaşlı ve iyiliksever, hasta adam. Sergilediği kitapları satarak geçinir.

USTA BARBA: Matbaada ustabaşı. Kemal’e yardım eder. Meraklı.

AYHAN: Yoksul simitçi çocuk. Kemal’in arkadaşı.

ÖĞRETMEN: Kemal’in sınıf öğretmeni. Sevecen, destekleyici, yol gösterici.

MİKLOŞ EFENDİ: Tünel’de pulcu. Dürüst.

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

Kemal, ilkokula devam eder.  Babası Celil Bey, Cağaloğlu’nda matbaada çalışır. Annesi Süzen Hanım, ev kadınıdır, dikiş dikerek para kazanır.

Matbaanın yanındaki ağacın dalları arasında sıkışan gümüş kanatlı kuşu Kemal ve babası kurtarırlar. Kemal kuşla dost olur.

Kemal okula giderken caddeye kitap sergisi açan Nevzat Bey ile de konuşur, arkadaş olur. Ödünç kitaplar alıp okur. Nevzat Bey’in takdirini kazanır.

Celil Bey,  matbaada çalışırken bir işçinin kolunu matbaa bıçağına kaptıracağını görünce öne atılır, kendi elinin dört parmağını makine keser. Tedavi edilir. Artık parmaksızdır. İyileşmesi de zamanla gerçekleşecektir. İş göremez.

Kemal ile annesi babasına sezdirmeden işe girmeyi kararlaştırırlar. Kemal durumu öğretmenine bildirir.  Kemal’e görünen Gümüş Kanat onu babasının çalıştığı matbaaya götürür. Matbaanın sahibi Kemal’e iş verir. Bir hafta sonra haftalığıyla eve yiyecek getiren Kemal çalıştığını babasına açıklar. O da  oğlunun üzerine sinen kokudan Kemal’in matbaada çalıştığını ilk günden anladığını söyler.

Usta Barba ile  alt kata inen Kemal gümüş kanatlı eski para bulur. Bu gizli yol Sultanahmet’e çıkar. Onların kılavuzu Gümüş Kanat’tır.

Sokaklarda kitap sergisinde kitap satan Nevzat Bey, Kemal’e “Kamerde İlk İnsanlar” adlı eski eseri verir. Hastalanır, Kemal onu ziyarete gidince öldüğünü öğrenir. Evde kitabın cildi arasında 1862 tarihli gümüş kanat figürlü  eski pul bulur. Mikloş Efendi’nin yardımıyla pul yüksek fiyata satılır. Paryla borçlar ödenir. Matbaa sahibi de yeni otomatik cilt makine  alır. Celil Usta’ya da cilt evi açtırır. Aile gümüş kanat sayesinde eski huzurlu günlerine döner.

METİN: RÜYA GİBİ (s.42-48)

O sabah, Kemal’in rüyasındaki gibi başladı. Yollar katran rengi bir kar çamuru ile cıvık cıvıktı. İnsanların başlan paltolarının, pardösülerinin kalkık yakalan içine çekilmişti. Sulu sepken kar yağıyordu. Kemal, elinde çan­tası, su çeken ayakkabıları ile hızlı hızlı gidiyordu. Her şey rüyası gibi idi. Fakat arada bir tek benzeyişsizlik vardı. Kemal üşümüyordu. Üşümek şöyle dursun, yanıyordu. Yanakları ateş ateşti. Yüzüne çarpan kar tanecikleri he­men eriyordu. Gözleri kar tanelerine karşı kırpışmıyordu. Yokuşu çıkarken yüksek duvarın dibine baktı.

Kitap sergisi yapılmamıştı. “Zavallı Nevzat Bey” diye düşündü. Kitap satamazsa ne ile geçinirdi? Dünyada tek başına kalmış bir adamdı. Üç çocuğu, karısı, ihtiyar anacı­ğı Erzincan zelzelesinde ölmüşlerdi. Kemal'e anlatmıştı. Zelzele başlamadan evvel, uluyan köpeklerini susturmak için bahçeye çıkan Nevzat bey bir anda bütün sevdiklerini kaybederek dünyada tek başına kalmıştı. Bu sağlığın artık hiçbir kıymeti yoktu. Fakat Allanın verdiği canı Allah alırdı. Yaşayacaktı. Erzincan'da yıkılan kitaplığının karşısında günlerce konuşmadan oturmuş, sonra anacığının yurduna göç etmişti. “... ve işte evlât, geçinip gidiyoruz...” Senin gibi çocuklarım oldukça ben aç kalmam!” derdi.

“Para kazanırsam ona da yardım ederim belki” diye düşünerek yoluna yürüdü.

Öğretmen onu dinlerken gözlerinde yaşlar belirmişti. Sonra:

- Peki Kemal! dedi, sen okula gelir gibi derslerine çalış. Sonra bir rapor filân alırız belki. İmtihana girersin.Sen benim en iyi talebemsin Kemal! İnşallah yadında ge­ne okula dönersin.

Onun sırtını okşadı:

- Haydi yavrum, bahtın açık olsun...

Kemal öğretmeninin elini öptü. Teşekkür etti. Usulca çıktı. Çocuklar sınıflara girmişlerdi. Kapalı kapıların ar­dında sıralarına koşan, bağıran okul arkadaşlarının sesle­rini duydukça boğazına bir yumru tıkanıyordu. Göz pınar­ları niçin böyle yanıyordu? Vücudunu ter basmıştı. Yoksa hasta mı idi? Tebeşir, toz, mürekkep, ıslak elbiselerden çı­karak biribirine karışan mektep kokusu ne kadar güzeldi. Derin derin soluklarla bu havayı içine çekti. Sınıflara dağı­lan Öğretmenlere başı ile selâm vererek tahta basamakları ağır ağır indi. Bahçeye çıktı. Kamçı dallı ağaçlar rüzgârla sallanıyordu. Ağaçlan düşündü. Ne kadar sağlamdılar. Rüzgârlara, fırtınalara, kasırgalara dayanıyorlardı. Onlara imrendi. Keşke insanların da ağaçlar gibi sağlam kökleri olsaydı. Sonra bu düşüncesini beğenmedi. Ağaçlar da kı­nlıyor, bazen kökleri meydana çıkarak devriliyorlardı. On­ların da zayıfları, kuvvetlileri vardı demek. “Marifet daya­nıklı olabilmekte...” dedi. Bahçenin her tarafını gözden geçirdi. Gözlerini fotoğraf makinesine benzetti. Her köşe­sinin resimlerini çekiyordu sanki. Belki de bir daha okulu­na dönmek nasip olmayacaktı. Belki o da babası gibi ilk önce işçi, sonra da bir usta olacaktı. Zaten soyadı da “Usta” değil mi idi?

Aklından geçenlere şaşarak gülümsedi. Daha kısa bir zaman evvel bunu düşünmeye bile dayanamıyordu. Şimdi ise gönül rahatlığı ile kabul etmişti. Evet, belki de babası gibi ustabaşı olacaktı.

- Yeter ki babam...

Sesi titredi. “Babacığım, babacığım yaşasın” diye gönlüyle fısıldadı.

Matbaanın bulunduğu dar sokağa girince kalbi daha çok çarpmaya başladı. Yürüdü. Rüyasında gördüğü yere gelince durdu. Başını yukarı kaldırdı. Çınarların dallarında bir tek yaprak bile yoktu. Ama Kemal hâlâ rüyanın tesiri altında idi. Dallar, ona yeşil yapraklarla doluymuş gibi gö­ründü. Sanki 'Gümüş Kanat' rüyadaki daldaydı. Çok dik­katli baktığı halde onu göremiyordu. Fakat kuvvetle hissediyordu; muhakkak ki orada idi. Sonra kuşun ufacık vücu­dunun ağırlığını sol omuzunda duydu.

Korka korka omuzuna baktı; hayır, 'Gümüş Kanat' görünmüyordu. Fakat yine de omuzuna konduğuna inanı­yordu. Dudaklarının arasından:

Gümüş Kanat nasılsın? diye sordu. Gözleri yarı yumulu, onun cevabını bekliyordu. Tam o sırada kalın, yu­muşak bir sesin ismini söylediğini duydu.

- Kemal!

Bu, kuşun sesi olamazdı. Tanıdığı birinin sesi idi. Kir­pikleri aralandı. Sesin geldiği yana baktı. Matbaanın Mü­düriyet kısmının penceresi ardında müessesenin müdürü duruyordu.

- Kemal oğlum! İçeri gel...

Sanki eski günler geri dönmüştü. Babasını beklemeye gelmişti. Soğukta beklediğini gören Müdür bey ona sesle­niyordu.

- Geliyorum efendim, dedi.

Koşarak karşı tarafa geçti. Büyük kapıdan içeri girdi. Kapıcı Süleyman ağa:

- Vay Kemal paşa... Hoş geldin, dedi, baban nasıl?

O kısaca:

- Teşekkür ederim, iyi! cevabını verdi. Geniş holü çabuk adımlarla yürüyerek Müdüriyet kapısına geldi. Kasketini çıkararak kapıyı vurdu.

- Gel Kemal!

Yavaşça kapıyı açarak içeri süzüldü.

Ona Müdür Bey derlerdi. Nedense hiç ismini söyle­mezlerdi. Kemal onu son derece sever ve sayardı.

Kapının yanında durarak başı ile selâmladı. O, elini uzatarak Kemal'i yanma çağırdı. Büyük yazı masasının karşısındaki koltuğu göstererek gülümsedi.

- Otur bakalım! dedi, Baban nasıl? Çoktan beri siz­lerden ses şada çıkmadı. Merak ediyorum. Gelip babam yoklayacaktım.

Kemal'in gözleri yaşlarla doldu. Boğazını yine o sesini kesen yumru tıkadı. Cevap veremedi. Sonra birkaç kere yutkundu. Koltuğa oturarak:

Teşekkür ederim, efendim dedi. Kesik kesik cümle­lerle kısaca hayatlarını anlattı. Sonunda:

Annemle karar verdik efendim; babam iyi olunca­ya kadar biz çalışacağız.

Müdür beyin yüzündeki gülümseme silindi.

- Ya! Demek çalışacaksın Kemal!

- Evet efendim. Eğer burada babamın atölyesinde bir iş verirseniz... Biraz mücellitlik bilirim, ama başka hiç­bir iş yapmadım şimdiye kadar.

Müdür Bey:

- Pekâlâ, dedi, sana mücellithanede iş verelim. Babana da yardımda bulunalım...

Kemal teşekkür etti:

- Bana iş vermeniz babama yardım demektir. Başka türlü yardımları babam kabul etmiyor. Çok inciniyor efendim. Arkadaşlarının tekliflerini hep reddetti.

- Pek güzel! Hiç korkma! Öyle ise gir matbaaya çalış

Kemal bu sözleri duyunca çok şaşırdı. Gece rüyasında 'Gümüş Kanat' da aynı sözleri söylememiş miydi? Heyecanla birkaç teşekkür kelimesi mırıldandı.

- Gel, şimdi seni yeni ustabaşımıza götüreyim, çalış­maya başla hemen... Sana kırk lira haftalık vereceğim.

Kemal heyecandan teşekkür edemedi. Gözlerinde beliren yaşların akmasını önlemek için kirpiklerini kırpıştırarak Müdür Beyin ardı sıra odadan çıktı.

(Cahit Uçuk, Gümüş Kanat 3. basım, Bilge Kültür Sanat, İstanbul- 2002, s.208)

CAHİT UÇUK (1911-2004) Kaymakam babasıyla Anadolu’yu gezer, gözlemler.  Özel öğrenim görür. 1958’de H.C. Andersen Ödülü’nü aldı. ÇOCUK KİTAPLARI: Türk Çocuğuna Masallar, Kurnaz Tilki. ANI: Bir İmparatorluk Çökerken.