Mehmet SEYDA, Cumhuriyet Öncesi Yazarlardan

Cumhuriyet öncesi yazarlarından Çocuklara Hikâyeler, dzl: Mehmet Seyda, Milliyet Yayınları, Özaydın Matbaası, İstanbul 1974, 448 s. Ön söz’de “Evliya Çelebi’den Cumhuriyet’in ilanına kadar gelen dönemde edebiyatımıza emek vermiş ünlü yazarlarımızın çocuklarla ilgili hikâyelerinden örnekler veren bir derlemedir. Hem zevkle, hem yararlanılarak okunacağını sanıyorum.” diye yazan Mehmet Seyda, 31 yazarın kısacık hayatını, sanatını ve önemli eserlerini belirlediği bilgileri kitabın sonuna ekler.

HİKÂYELER:

1. Abdal Han'ın Pehlivanı (Evliya Çelebi);

2. Falaka (Ahmet Rasim);

2. Menekşe Kalfa'nın Savunması (H.R.Gürpınar);

3. Ferhunde Kalfa (H.Z.Uşaklıgil);

4. Bir Damla Kan (A.H.Müftüoğlu);

5. Gül Hanımın Annesi (M.Ş.Esendal);

6. Çocuklar ve Oyuncaklar (A.Ş. Hisar);

7. Himmet Çocuk (H.E. Adıvar)

8. Dönmeyen (Halikarnas Balıkçısı);

9. Eskici (Refik Halit Karay)

10. Gamsız (Reşat Nuri Güntekin);

11. Ses Duyan Kız (Y.K. Karaosmanoğlu) ;

12. Oyuncakçı Affan Dede (R.E. Ünaydın);

13. Kuduz Düğünü (Ahmet Naim);

14. Ayran (Sabahattin Ali) ;

15. Son Kuşlar (Sait Faik) ;

16. Çocukluğumuz (İlhan Tarus);

17. Zorla Hastalık (Kenan Hulusi Koray);

18. 137 Hüseyin (Mahmut Özay);

19. Kaymaklı Tavukgöğsü (Kemal Bilbaşar);

20. Harika Çocuk (Orhan Kemal);

21. Mu Ni (Aziz Nesin);

22. Atatürk Galatasaray'da (Haldun Taner);

23. Oğlumuz (Tarık Buğra);

tyle="font-size: 7.5pt; font-family: Verdana; mso-fareast-font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Verdana;">24. Bayramlaşma (Mehmet Seyda);

25. Benim Kalbim (Necati Cumalı);

26. Korkut'a Masal (Yusuf Atılgan);

27. Sarı Sıcak (Yaşar Kemal);

28. Havva (Vüs'at O. Bener);

29. Bizans Definesi (Oktay Akbal);

30. Nefel (Zeyyat Selimoğlu)

METİN: NEFEL, ZEYYAT SELİMOĞLU

Torun, dedi eski kaptan, o torun, dedi, bıldırcın su karsı­dan celecek.

Eliyle karşıları gösterdi, çok öteleri. Çocuk gözlerini kısıp baktı ala­ca karanlıkta. Baktı baktı, sisten pustan başka bir şey göremedi. Canı sıkıldı. Ar­dında durdukları nefelin ağı, deniz ile gö­ğün, bir parçasını bal peteği gibi kapla­mıştı. Gün yakındı. Doğan günün yan aydınlığı ağın ilmeklerini ortaya koyu­yordu artık. Ama karanlık henüz tam çekilmemişti. Eski kaptan bir iki yürüdü, çakıl taşları gıcır gıcır gıcırdadı ayakla­rının altında. Durunca, çakılların gıcır­tısı da durdu. Kıyıya çarpan küçük dalgaların sıpırtısı kaldı yalnız. Eski kap­tan, eğilip yere oturdu nefelin dibine, yer­leşmek için bir iki kıpırdadı, çakıllar ye­niden gıcırdadı altında. Cebinden paketini çıkarıp bir sigara aldı, dudaklarına iliştirdi, ardından teneke çakmağını çıkardı, çaktı, çakmağın üzerine eğilen yüzü ale­vin ışığında şöyle bir göründü. Şöyle böy­le. Kemikli, çizgileri bol bir yüzdü, saka­lı uzamıştı. Sigarayı tutuşturup bir iki soluk çekti. Birden, kuvvetli bir öksürü­ğe yakalandı. Öksürdü, öksürdü. Sırtının kamburu çıktı öksürükten, sarsıldı, sar­sılınca altındaki çakıllar yeniden gıcırda­dı.

— Hay Allah kahretsun,dedi, oksuruk...

Derin bir soluk aldı. İç geçirdi. Boğulur gibi:

— Bu nefeli, dedi, çimse kuramaz böyle.

Yeniden öksürdü. Ah etti, of etti, sustu yine. Torunu yaklaşıp yanına oturdu.

— Bıldırcın, diye sordu çocuk, nere­den geliyor?

Eski kaptan eliyle yine karşıları, denizin ötelerini, gösterdi.

— Dedum ya, dedi, karşidan, denuzurı otesindeçi yabanci memleçetten.

Çocuk çenesiyle ileriyi gösterdi,

— Denizi geçip mi gelir?

— Öyle ya.

— Hiç konmadan mı?

— Hiç konmadan.

— Yorulmaz mı?

— Yorulur.

Çocuk bir süre sustu, düşündü. Bir an, sessizlik büyüyüverdi yeniden, suyun şıpırtısından başka bir ses duyulmaz oldu. Nefelin iki direği arasına gerilmiş ağın ilmekleri daha bir açıkça görünüyordu artık. Gece geriliyordu. Sabahın ayazı keskindi. Sessizliği çocuk bozdu.

— Bıldırcın neden geliyor, diye sor­du, neden olduğu yerde kalmıyor?

Eski kaptan, şöyle bir yan yan baktı torununun yüzüne.

— Açluktan, dedi, yokluktan. Açluk adami harekete ceçurur.

— Bıldırcın adam mıdır? diye sordu çocuk.

Eski kaptan duymamazlıktan geldi, bir karşılık vermedi.

— O memlekette yem yok mu? Dedi çocuk.

— Var, dedi eski kaptan, var ama, hava kişlayip da kar yağinca bıldırcın aç kalur.

— O zaman harekete geçer, dedi çocuk. Eski kaptan, sessizliği bozamayacak içe dönük bir gülüşle güldü.

— Tamam işte, dedi, öğrendim şimdi.

Eski kaptan, doğruldu, oturduğu yerden kalktı, ayaklarının altındaki çakıllar yeniden gıcırdadı. İki elini beline daya­yıp bir gerindi, nefele yaklaştı, nefelin yakındaki direğini yoklayıp sağlamlığını bir denedi şöyle, ağın gerginliğini denedi, elini okşar gibi ağın üzerinden geçirdi, bıldırcın uçuşu yüksekliğindeki ağın üze­rinden! Nefele bakarak:

— Bu nefeli, dedi, çimse kuramaz böyle!

Çocuk dedesinden yana döndü, sordu:

— Çok bıldırcın yakaladın mı bu nefelle sen?

— Çok, dedi eski kaptan.

— Ne zaman?

— Esçiden.

— Çocuk sustu, düşündü.

— Bıldırcın ne zaman gelecek? dedi.

— Belli olmaz, dedi eski kaptan, ne Var, darlandun mi?

— Yok, dedi çocuk.

Eğilip yerden bir çakıl aldı, elinde bir tarttıktan sonra fırlatıp attı çakılı. Taş havada süzülüp az ötede denize düştü, cup diye bir ses çıkardı.

— Bıldırcın bu taş gibi, havada süzülüp de gelecek değil mi?

— Tıpkı öyle, dedi eski kaptan.

— Karşısında ağı görünce yol değiştirmez mi? diye sordu çocuk.

— Değişturemez, dedi eski kaptan.

— Neden?

— Bıldırcunun kuyrugi çok kisadur, dümen yapamaz, bodoslamadan ağa bindurur.

— Kaptansız gemi gibi mi?

— Bıldırcın kaptansız gemi gibi mi bindirir?

Eski kaptan bir karşılık vermedi, nefele doğru ilerledi, torununa arkasını döndü, elleriyle ağı bir yoklayıp düzelttikten sonra iyice kıyıya yaklaştı, denize karşı durdu. Çocuk nefelin ardından baktı durdu dedesine. Dedesi ne yapacak diye bak­tı durdu. Nefelin ağı ardından bakıldı mı, dedesi küçücük parçalara ayrılmış gibi görünüyordu. Dedesi bir şey yapmıyor, denizin ötelerine, karşılara, çok ötelere, bıldırcının geleceği yerlere bakıyordu. Belki de gelen bıldırcını görmüştü de ondan bakıyordu böyle. Çocuk heyecanlan­dı, çakılları gıcırdatarak bir çırpıda dede­sinin yanına ulaştı.

— Bıldırcın mı geliyor? diye bağırdı kendisini tutamayıp.

— Yok, dedi dedesi.

— Gelmiyor mu?

— Celmuyor, dedi eski kaptan.
Çocuk üzüldü, yerden bir taş daha alıp hızla fırlattı bütün kızmışlığı, bütün gücüyle.

— Sen, dedi eski kaptan, adam olamazsun böyle.

— Neden adam olmam?

— Beklemeyi bilmiyorsun, sabirli olmayi...

— Sen oldun mu adam?

— Elbette oldum.

— Ne zaman oldun?
— Esçiden.

— Adam olunca ne yaptın?

— Kaptan oldum.

— Ama gemin yok ki.

— Varidi.

— Ne zaman?
— Esçiden.

Çocuk omuz silker gibi sinirli bir hareket yaptı, geri döndü, çakılları hafiften gıcırdatarak nefelin yanına gitti, nefelin dibine oturdu. Az bir şey sonra eski kaptan da döndü kıyıdan, geldi torununun biraz ötesine yerleşti. Cebinden paketini çıkardı, bir sigara daha yaktı. Çocuk dedesinin sigara yakışını gözden geçirdi, ilk soluğu çekişini, dumanı ağzından burnundan üfürüşünü gözden geçirdi. Şöyle yandan dedesine bakıp:

— Sigara içersem adam olur mu­yum? dedi.

— Sigara içmekle adam olunmaz, dedi dedesi,

— Ama sen içiyorsun, dedi çocuk.
Eski kaptan hafiften öfkelendi, ters ters baktı elindeki sigaraya.

— Ben aluştuğum için içiyorum, de­di.

— Ben de alışırım, dedi çocuk.

— Adam olmak içun işe yarar bir şey yapmali, diye sinirli sinirli söylendi eski kaptan.

Çocuk artık üstelemedi. Bir süre sustular. Havada dağılan sigara dumanı. Kı­yıdaki suyun şapırtısı. Ağaran gün deniz ile göğü birbirinden iyice ayırdı, ufuk çiz­gisi iyice belirdi. Cetvelle çizilmiş gibi.

Çocuğun gözleri ufuk çizgisine takıldı kaldı, bir süre gözlerini hiç ayırmadı ufuktan, sonra yavaşça dedesinden yana döndü, korka korka sordu:

— Sen, dedi, geminle karşıdaki memlekete gittin mi hiç ?

— Çok cittum, dedi eski kaptan, kaç sefer...

— Buradan görünmüyor, dedi çocuk.

— Uzaktur, dedi eski kaptan, denizun ötesinde.

— Ben de gitsem, dedi çocuk.

— Cidersun, dedi eski kaptan, adam olunca cidersun.

— Sen eskiden mi giderdin?

— Esçiden, dedi eski kaptan.
— Çok eskiden mi?

— Eh işte, epeyi.

— Şimdi gidemez misin gemin olsa?

— Gidemem.

— Neden?

— Yaşlandum artuk.

Çocuk durdu düşündü.

— Aklıma bir şey geldi, dedi.

— Ne çeldi?

— Belki bıldırcın da yaşlanmıştır, ondan gelemiyor.

— Sen beklemeyi bilirsen bıldırcın gelir, dedi.

— Beklemeyi bilirsem adam da olur muyum? diye sordu çocuk.

— Olursun, dedi eski kaptan, toru­nuna bakıp gülümsedi, eliyle saçlarını okşadı. Çocuk bağdaş kurup, oturduğu, yere iyice yerleşti. Ellerini dizlerine gö­türdü, dizlerini tuttu, gözlerini iyice uf­ka dikti, öyle kaldı.

Eski kaptan şöyle bir davranıp, zar zor kalktı oturduğu yerden, gitti nefeli gözden geçirdi, ötesini berisini elledi, yok­ladı, baktı etti, kendi kendine söylenir gi­bi:

Bu nefeli, dedi, çimse kuramaz böyle!

(Dzl:Mehmet Seyda, Cumhuriyet Öncesi Yazarlardan Çocuklara Hikâyeler, 1974, s.428-438)

Mehmet Seyda’nın hayatı ve eserleri Gururlu Peri romanı bölümündedir.