Şevket RADO, Eşref Saat

ŞEVKET RADO (1913-1988). İstanbul Pertevniyal Lisesi, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu. 1932’den ölümüne kadar gazete, dergi yazarı ve yayıncı. Resimli Hayat, Ses gibi dergileri yayınladı. Genç edebiyatçıları destekledi.

SOHBET: Saadet Yolu, Ümit Dünyası, Hayat Böyledir, Aile Sohbetleri.

Eşref Saat(Hayatı sevmeyi, çalışmayı, iyiliğe ve doğruluğu kıymet vermeyi üstün tutan konuşmalar), Şevket Rado, 4.b. İstanbul 1966, 140 s.

Önsöz

Çocuklarımıza, hattâ yalnız çocuklarımıza değil, her seviyedeki halkımıza vazife duygusunu, daha çok çalışa­rak refahını arttırmayı, kendisine olduğu kadar etrafına da faydalı olmayı, güçlüklerden yılmamayı ve bunların dışında ailesine bağlı olmasını, şefkati, doğruluğu, ada­leti, iyilik etmeyi, insan olarak mânevi değerler kazan­mayı, kısaca iyi ve faziletli bir insan olmayı telkin eden kitaplarımız ne kadar azdır!

Halbuki dilimizde bu kitaplar yazılıyordu. Netekim geçenlerde sahaf dostum Nizameddin'e umumî ahlâk ve terbiye üzerine yazılmış Türkçe kitapları toplamasını rica ettiğim zaman on beş günde bana irili ufaklı 80 ka­dar kitap göndermişti. Bunların hepsi arap harfleriyle idi ve yine hepsi vatandaşın ahlâkça ve insan olarak yük­selmesine hizmet etmek gayesiyle yazılmıştı. Rahmetli Muallim Naci’nin topladığı “Mekteb-i Edeb” takip ettiği sistem bakımından en derli toplusu ve faydalısı olarak basta geliyordu.

Sonra? Sonrası hemen hemen yok gibidir. Kütüphanelerimizdeki bu boşluğu doldurmak maksadıyla Yapı ve Kredi Bankasının onuncu yıldönümünde, meşhur terbi­yeci Foerster'e ısmarlanıp yazdırılmış olan «İyi İnsan, İyi Vatandaş» adlı eser bu sahada Türk harfle­riyle yazılmış ilk kitap mevkiindedir ve büyük rağbet görmüş olması da bir ihtiyaca cevap verdiğini ispat ediyor.

Senelerdir İstanbul radyosunda sadece hayatı sev­meyi, çalışmayı, daha iyiyi aramayı, iyiliğe ve doğruluğa kıymet vermeyi telkin ederek vatandaşlarıma faydalı ol­mak maksadıyla hazırladığım konuşmalardan bir kısmını şimdi bir araya toplarken bu küçük kitabın terbiyeye hiz­met edeceğine inanıyorum. Eğer bu kitap bazı vatan­daşlarımıza -faziletli ve çalışkan bir insan olmayı cazip gösterebilir de mânevi kalkınmaya yardım ederse kendi­sinden beklenen vazifeyi fazlasıyla yapmış olacaktır.

Şevket RADO

NOT :Bir konuşmayı dinlerken alınan zevkin aynı konuşmayı okurken yan yarıya kaybolduğunu bildiğim için bu kitaba aldığım radyo sohbetlerini, ufak tefek değişiklikler yaparak okumaya elverişli hale sokmayı lüzum­lu gördüm. Ş. R.

İÇİNDEKİLER:Eşref saat; Daha iyi olabilir; Dünyadan ve insanlardan şikâyet; Yaşamak zevki, Güler yüz ; Tatlı dil; Artık çocuk değilsiniz; Misafirliklerimiz; Gençliğin kıymeti; Çocukların ana ve babalarından bekledikleri; Gönül zenginliği; İstemek; İki sır; Takdir Duygusu; Normal insan; Faydalı bir iş görmek zevki; İhtiyarlık üzerine; Gençlik; Herkes kendi yerinde; Tesadüfler; Herkes kendi hayatını yapar; İyimserlik, kötümserlik; Talih; Kendi kendimizi aldatmak; Öğüt vermek; Çocuklar babalan hakkında ne düşünürler?; Şükürler olsun.

METİN: 1. GENÇLİĞİN KIYMETİ

İzin verirseniz sizlere ilkbahardan söz açmak istiyorum.

Bahar sözünün kendine mahsus bir çekiciliği vardır. Yalnız tabiat için, kırlar için, çiçekler için, ağaçlar için değil, insanlar için de bir bahar, bir ilkbahar düşünülür. İnsanların genç olduklarını anlatmak için «ömrünün ilkbaharında» derler. Tabiî o ömrün bir de sonbaharı vardır ki, çiçeklenmenin belki sonu geldiğini anlatmak için öyle de­mişlerdir.

Bahar sözünün bize yeşermeyi, çiçeklenmeyi hatırlattığını tekrarlamaya tabiî lüzum görmüyorum, ilkbaharla beraber bütün tabiatın çiçeklerle donanması bu kelimenin mânasını düşünmeye pek de lüzum bırakmamıştır. Fakat çiçek, ilk bakışta zannedileceği gibi, sadece bir süslenme, bir güzel­leşme arzusunun mahsulü değildir. Her çiçeğin bir gayesi vardır. Bu gaye de meyvaya doğru git­mektir. Eğer sadece çiçekler açar, ağaç renklere boğulur, fakat sonunda meyvalar gelmezse o çi­çeklerin belki hoşluğu sürer ama mânası kalır mı?

*

Bir zamanlar arkadaşım Sait Faik yazdığı güzel bir yazıda çiçeklere bakarak şaşa kalıyor, bu kapkara topraktan çıkan bu bembeyaz, bu sap­sarı, bu mavi, bu kırmızı çiçekler acaba bize top­rağın altında gizli olan harikulade bir âlemden haber vermek istiyorlar da bunun biz bir türlü farkına varamıyor muyuz dersiniz? diye soru­yordu.

Çiçeklere renk veren, koku veren o kara toprağın altında harikulade bir âlem var mıdır, yok mudur, pek bilmem ama her çiçeğin bir meyvayı ortaya koymak niyetiyle açıldığını bilmek için âlim olmaya pek lüzum yoktur. Zaten insanlar da öyle değil midir? Ömürlerinin ilkbaharında yeni­den hayat bulup yeşermekte olan ağaçların çiçek­leri ve yapraklan gibi taptaze, gevrek ve çiçekler gibi renkler içinde, güzel, yakışıklı olan insanlar tabiatın kendilerinden istediği meyvayı vermeyip de yalnız bir çiçek gibi süslü kalmak isterlerse hüsrana uğrarlar. .Çünkü insanlara ait güzelliklerden hiç biri ebedî değildir. Tabiat her sene dört mevsim geçirirken insanlar da normal bir ömrü yaşamaya muvaffak olurlar ise hayatın ilkbaha­rından yazına, yazından sonbaharına, sonbaharın­dan kışına atlayacaklar, yavaş yavaş gençliğin bü­tün güzelliğini ve tazeliğini kaybederek ihtiyarlı­ğa doğru gideceklerdir.

Dikkat ederseniz, ihtiyarlığa doğru gideceklerdir, diyorum; çirkinliğe doğru demiyorum. Çün­kü hayatta insanlara mahsus güzellikler yalnız ilk­baharın verdiği tazelikten ibaret değildir. Çiçek­lerini açmış bir şeftali ağacı ne kadar güzelse aynı ağaç, dallarından olgun şeftaliler sarkarken de güzeldir. Ama unutmamalı ki bu harikulade şefta­liler ilkbahardaki o harikulade çiçeklenmenin, o mevsimdeki hazırlanmanın, o mevsimdeki dikkat ve ihtimamın eseridir. Eğer insanların ilk gençlik­lerini tabiatın, bütün istidatları parlattığı ilkbahar mevsimine benzetmekte devam edersek, olgun yaş­larda güzel meyvaları toplayabilmek için bu çağda ne kadar çok dikkatle hazırlanmak gerektiğini daha iyi kavrarız sanıyorum.

Tecrübelerle dolu bir ömür yaşamış olan insanlar, gençliğin acemi hareketlerini gördükçe on­lara «Gençliğinizin kıymetini bilniz» diye nasihat etmekten hoşlanırlar. Ama kaç genç bu sözün kıy­metini kavrayabilir? Halbuki hayat ilerledikten sonra insanların duydukları bir çok pişmanlıklar gençlikte kaybettikleri, bile bile savurdukları imkânlar yüzünden doğmaktadır. «O zamanlar niçin daha çok okumadım? Niçin daha çok çalışmadım? Önümde acılan yükselme yoluna neden sapmadım da zevki çabucak kaybolan bir eğlencenin peşin­de zamanlarımı harcadım?» diye dizlerini döğen insanlara hayatta çok rastlamıyor. Bu insanların ne­den bu derece üzüldüklerini gençler anlamasalar bile feleğin çemberinden geçmiş olan yaşlılar çok iyi anlarlar. Çünkü bu yalan dünyada insanla­ra reva görülen en hazin işkence, geçmiş olan za­manın bir daha geri gelmesine imkân bırakılma­mış olmasıdır.

Eski zamanların Heraklit filozofu bir nehirde iki defa yıkanmanın mümkün olmadığım söylerken bunu ne güzel anlatmıştır. Çünkü hayat, tıp­kı bir nehrin suyu gibi zaman içinde akıp gitmek­tedir. O nehirde bir an sizin etrafınızı çevirmiş, yüzünüzü ıslatmış, omuzunuzdan göğsünüze doğru akmış olan su, bu süzülmeyi takip eden andan iti­baren sizden uzaklaşmıştır. Onu kovalamanıza im­kân yoktur. Akan su içinde insan ne ise, zaman içinde de hayat odur.

Yaşadığınız her ânı, hele gençlikte yaşadığınız her ânı iyi kullanmaya mecbursunuz; çün­kü gençlik hayatın sonraki devreleri için bir hazır­lanma çağından başka bir şey değildir. Fidanken iyi bakılmış, suyu verilmiş, böceklerden, hastalıklardan korunmuş, budanmış, aşılanmış bir ağaç en güzel meyvalar vermeye de hazırlanmış demektir. Gençliği umursamazlıklar içinde geçmiş bir adam da birçok bakımdan eksik kalmıştır. Bu eksiklikleri insan muhakkak ki, gençliğin hare­ketli çağı geçtikten sonra farkediyor.

Bilmem bilir misiniz, kültürün güzel bir tarifi vardır: Kültür, insanın okuduklarını unuttuktan sonra kalan şeydir, derler. Hani hepimiz mekteplerde bize bir takım işimize yaramayacak bilgiler Öğrettikleri için kızarız ya. Gerçekten mektep sı­ralarında okuduğumuz, imtihan vermeğe mecbur olduğumuz, «bunlara ne lüzum var?» diyerek si­nirlendiğimiz dersler, kültürün bu tarifine göre, »öğrendikten sonra unutmamız lâzım gelen şeyler­dir. Ama bütün o bilgileri hazmedip tamamen unuttuğumuzu zannettiğimiz zaman bizde kalan şey kültürümüzü teşkil edecektir.

Demek ki gençliğimizde ne kadar çok şey öğrenirsek, yani unutacağımız bilgiler ne kadar fazla olursa o nispette kültürlü bir adam sayılabileceğiz. İçinde bir şeyler kalacak olan bu bilgi da­ğarcığı da, ne çare ki, ancak gençlikte doldurula­bilir.

İnsan hayatta, gençlik yaşlarında iken okumak için çok zamanı var zanneder. Halbuki bu za­man, mektebe başladığımız yaşlarla en yüksek mektepleri bitirip çıktığımız yaşa kadar devam etmektedir. Umumiyetle bu zaman içinde ne okumuşsak okumuşuzdur. Şüphesiz okumaya devam etmek azmimiz canlı kaldıkça yeni kitaplar bize zevk vermekte devam edecektir. Fakat ilk cıgaranın verdiği baş dönmesini nasıl ikinci, üçüncü cıgaralar vermezse, gençlik çağlarında okunmuş kitapların şahsiyetimize kattıklarım sonraki ki­taplar kolay kolay değiştiremez.

*

Gençlikte pek çökmüş gibi görünen vakit yaş ilerledikçe azalacaktır. 75 yaşına varan bir âlim «Ah kabil olsa da köşe başlarında şapkamı gelene geçene uzatsam da boş geçirdikleri vakitleri içine atmaları için yalvarsam» derken kendisi için ayrılmış zamanın bitmekte olduğunu ne güzel anlat­mıştır. Bir insanın içinde yaşadığı cemiyete ve bu arada kendisine biraz faydalı olabilmesi ancak gençliğinin kıymetini bilmesine, o çağlarda zama­nını İyi kullanmasına, dağarcığını iyice doldurma­sına bağlıdır: «Gençlik bilse, ihtiyarlık yapabil­se!» derler. İhtiyarlığın kudretli olması genç­liğin birçok şeyleri bilmesine dayanır. En güç­lü ihtiyarlar gençliklerini boş geçirmemiş olan­lardır. Eğer insanlık eğiliyorsa onların önünde eğiliyor.

Tabiatın uykusundan uyandığı, ağaçlara suların yürüdüğü, çiçeklerin açtığı, yaprakların yeşer­diği ilkbahar günlerinde, tıpkı taze fidanlar gibi etrafınızda gelişmekte olan gençlere faydalı ol­mak için elinizden gelen gayreti esirgemeyeceğinizi ümit ederim. Bilirsiniz ki, en güzel meyvalar en iyi bahçıvanların eseridir.

(Şevket Rado, Eşref Saat, İstanbul 1966, s.46-50)

2. ÇOCUKLAR BABALARI HAKKINDA NE DÜŞÜNÜRLER?

Zaman zaman ana - baba olan sevgili okuyucularıma hitap ederek, «Çocuklarınızı anlamaya çalışınız!» diyorum. Olabilir ki içinizden bazıları, eski terbiye anlayışına sadık kalarak: «Biz neden çocuklarımızı anlamaya çalışalım, da onlar bizi an­lamaya çalışmasınlar?» diyebilirler. Öyle ya, biz onların babaları değil miyiz? Bizi anlamalıdırlar, dediklerimizi dinlemelidirler ki, gittikleri yolda daha rahat yürüyebilsinler. Çünkü biz onlardan daha tecrübeli, hattâ belki daha bilgiliyiz. Eğer bizi anlamaya çalışmazlar da kendi kafalarına gi­derlerse hatalara düşerler.

Doğru, aslında doğru bir düşünce! Ama neyleyelim ki, çocuklarımız bizi kolay kolay anlayamazlar. Belki de aynı sebeple, yani bizden daha tecrübesiz ve daha bilgisiz oldukları için.

Anneleri bir yana bırakalım, çünkü onlar çocuklarına babalarından daima daha yakındır­lar; fakat çocukların babaları hakkında ne dü­şündüklerini hiç merak ettiniz mi? Bunu ben de merak etmemiştim. Seyahatlerimden birinde Brüksel'de bir pansiyonda kaldım. Pansiyonun sahibi odanın duvarına, çerçeve içinde küçük bir levha asmış. Acaba, burada kalmanın şartları mı­dır düşüncesiyle levhayı okudum. Özenerek yazıl­mış bir yazı. Başında şöyle bir ibare: «Çocuklar babaları hakkında ne düşünürler?»

Kendi kendime: «Tuhaf şey!» dedim; alt ta­rafını okudum. Kim yazmışsa çocukların türlü yaşlarda babaları hakkında düşündüklerini şöyle sıralamış:

6 yaşında : Babam her şeyi biliyor.

10 yaşında : Babam çok şey biliyor.

15 yaşında : Ben de babam kadar biliyorum.

20 yasında : Şu muhakkak ki babamın pek fazla bir şey bildiği yok.

30 yaşında : Bir kere de babamın fikrini alsam fena olmayacak.

40 yaşında : Ne de olsa babam bazı şeyleri biliyor.

50 yaşında : Babam her şeyi biliyor.

60 yaşında : Ah, babam hayatta olsaydı da kendisine danışabilseydim!

Bu levhayı pansiyonun duvarına kim asmış? Sabahleyin uçağa yetişmek üzere çok erken çıktığım için soramadım. Ama yazanın bir filozof, ço­cuklarını çok iyi anlayan bir baba olduğu muhak­kak. Pansiyon sahibi de belki kendisine misafir olan babalara ufak bir yardımda bulunmak için, çocuklarım bir türlü anlayamayan babaları gece yarısının sessizliğinde biraz düşündürmek için bu levhayı duvara asmıştır.

Biz ne yaparsak yapalım, çocuklarımız bizim hakkımızda böyle düşünürler. Şüphesiz haklı olan biziz. Onlar da bir gün bizim doğru düşündüğümüzü, bu fâni dünyada baba olarak bilinebile­cek şeyleri bizim de bildiğimizi anlayacaklar. Anlayacaklar ama ne çare ki, o zamana kadar biz de dünyadan göçmüş olacağız.

(Şevket Rado, Eşref Saat, İstanbul 1966, s. 133-134)

ŞEVKET RADO (1913-1988). İstanbul Pertevniyal Lisesi, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu. 1932’den ölümüne kadar gazete, dergi yazarı ve yayıncı. Resimli Hayat, Ses gibi dergileri yayınladı. Genç edebiyatçıları destekledi.

SOHBET: Saadet Yolu, Ümit Dünyası, Hayat Böyledir, Aile Sohbetleri.